Hüsnükabul
Empati ve Tanıklık: Sorumluluğumuzun farkında mıyız?
Unutmamamız gereken bir meseleyi tekrarlamak istiyorum; Suriye'deki gelişmeler üst siyasette ne kadar belirsiz ve görünmez olsa da daha önce sık sık konuştuğumuz gibi üzerimizde önemli bir sorumluluk var: Tanıklık etmek, özellikle de en sıradan, gündelik yaşadığımız duygulara tanıklık etmek.
Neredeyse her gün bedenimizde hissettiğimiz duygular var. Bunları doğru ifade etmeye çalışmak bizim sorumluluğumuzdur ve bu hiç kolay değil. Programımızda 'empati' üzerine konuşmaya devam ederken, Türkiye'de yaşamaya devam etmek isteyen herkes, Suriyeli ya da başka bir milletten, Türkiye'de yaşamaya devam etmelidir. Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı - ancak bu hissedilmiyor. Özellikle üst siyasetteki görünmeyen dil bunu görmek bile istemiyor. Eski programcımız Taha Elgazi de bu konuları konuşmak üzere bize eşlik ederken, aynı şekilde Ouaees de bizimle birlikte olacak.
Yıkılmış bir bina, belki de bir ev
Bir fotoğraf görüyorum. Bu siyah ekranda. Beyaz keten gömlek ve kot pantolon giymiş bir kişi görüyorum. Yüzünü çevirmiş diğer tarafa bakıyor. Yüz ifadesi yandan üzgün görünüyor. Bu hüznün nedeni arkasında biriken moloz yığını olabilir. Bu yıkılmış bir bina, belki de bir ev. Bu moloz yığınının önünde bir kişi bekliyor. Bu kişi Taha Elgazi. Kendi evinin önünde duruyor. Yıkılmış bir evin önünde duruyor ve şöyle diyor: “Yaklaşık 14 yıl aradan sonra dün memleketim ve evime Deyrizor’a geri döndüm. Bu şehir, diğer şehirlerle karşılaştırıldığında %80’lik yıkım oranıyla birinci sırada yer alıyor. Türkiye'den geri dönen Suriyelilerin çoğu bugün barınma krizi yaşıyor; evleri yıkılmış durumda, mahallelerin tamamı yeniden inşa edilmek için yıllara ihtiyaç duyuyor. Türkiye’den dönen birçok Suriyeli aileyle görüştüm. Bu aileler şu anda barınaksız ve bazıları gönüllü geri dönüş kararından pişmanlık duyduklarını ifade etti. Bu nedenle, Suriyelilere zorla geri dönüş politikası dayatılmamalıdır çünkü barınak veya ev olmadan geri dönmeleri, toplumsal krizlere yol açacaktır,” diyor.
Taha Elgazi için destek ve dayanışma çağrısı devam ediyor, unutmayalım, unutturmayalım.
Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"
Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını yani röportajın tamamına kulak veriyoruz.
Geçen hafta Vijay, Walter Benjamin'in Tarih Meleği üzerine yazdığı denemeyi “ütopik umutsuzluk” olarak nitelendirmişti. “Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.” demişti.
Vijay, Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini savunuyor.
Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.
Meriç Nehri'ndeki Geri İtmeler: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Tarihi Kararı ve Forensic Architecture'ın Araştırması
Forensic Architecture, Meriç Nehri boyunca uzanan 'geri itme' vakalarına ilişkin daha geniş kapsamlı bir projenin raporunu yayınladı. 7 Ocak'ta ECHR ( European Court of Human Rights) Ayşe Erdoğan, Kamil Yildirim ve Talip Niksar davasına ilişkin kararını yayınlayarak, Yunan makamlarının göçmenlere yönelik sistematik 'geri itme' uygulamasını resmen tanıyan ilk AB mahkemesi oldu. Ayşe, 2019 yılında Meriç Nehri sınırından Yunanistan'a geçti ancak gözaltına alındı ve Türkiye'ye 'geri itildi'. Olayı araştırdı ve temsilcileri tarafından davet edildi, GCRefugees, mahkemeye sunulmak üzere bir rapor hazırlamıştı. Bu ECHR kararı, Ayşe'nin Yunanistan tarafından sistematik bir geri itme uygulaması olarak tanımladığı bir şekilde gözaltına alındığını ve sınır dışı edildiğini kabul etmektedir. Raporumuza atıfta bulunarak şöyle diyor, 'Ayrıntılı bir zaman-mekan analizi temelinde [...] başvuranın anlattıklarının doğruluğunu tespit etmek mümkündür'. HUDOC - European Court of Human Rights . 7 Ocak'ta, hapse atılmasından beş yıl sonra, Ayşe adaletin yerini bulduğunu gördü.
Bu davanın en yakın takipçisi olan ve Forensic Architecture tarafından yürütülen çalışmada yer alan bağımsız gazeteci Zübeyir Koçulu, Londra'dan bizi katılıyor ve kendisiyle bu davada Yunanistan'dan gelen yaygın ve bilinen 'geri itilme' hakkında konuşuyoruz. Hatırlarsanız, bu apaçık meseleyle ilgili Dead Calm adlı bir BBC belgeseli de yayımlandı. Frontext (Avrupa Kıyı ve Sınır Ajansı), bu suçun nasıl bir parçası olduğunu ve birçok sığınmacıyı Akdeniz'in ortasında nasıl bıraktığını gösteriyor.
İran'a Karşı 'Savaşı Dur' de!
Londra'dan bir konuğumuz programa katılıyor: Hosein Sadri. Sadri, İranlı Azerbaycan kökenli bir akademisyen ve aktivist. Halen Coventry Üniversitesi'nde Mimarlık yüksek lisans bölümünde olarak çalışmakta.
Donald Trump ateşkes yasağı ilan etti. Kendine de barış mesiha olarak duyurdu. Democracy Now! manşetinde, eski bir İsrailli barış müzakerecisi olan Daniel Levy, ABD'nin İran'a yönelik saldırısı için “Netanyahu'nun amacı Trump'ı işin içine çekmekti” diyor. ABD, hafta sonu Fordow, Natanz ve İsfahan'daki üç nükleer tesisi bombalayarak İsrail ve İran arasındaki savaşa doğrudan katılmış oldu ancak saldırıların İran'ın nükleer programını ne kadar gerilettiği belirsiz. İsrail ve ABD İran'ı nükleer silah geliştirmekle suçlarken, İran programının sivil kullanım amaçlı olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler denetçileri ve ABD istihbarat değerlendirmelerii İran'ın silah yapmadığını söylüyor. Levy, “Şu anki tehlike, ABD'yi bu işe bulaştıran İsrail'in tırmanma merdivenini daha da yukarıya çıkarmaya çalışmasıdır,” diyor. “Kaos istiyor.”
Biz Hosein Sadri ile birlikte bu meselenin boyutunu konuşuyoruz çünkü ateşkes hala uygulanmış değil.
Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine
Geçen ay, Bangladeş doğumlu Amerikan vatandaşı Aliya Rahman, Minnesota eyaletinde ICE tarafından arabasından şiddetle sürüklenerek Whipple Federal Binası'nda gözaltına alındı. Aliya, memurlara defalarca engelli olduğunu ve beyin hasarı olduğunu söylediğini, ancak tıbbi yardım veya başka bir düzenleme taleplerini görmezden geldiklerini söylüyor. “Oradan bilinçsiz bir şekilde çıkarıldım,” diyor, gözaltında kaldığı süre boyunca maruz kaldığı kalıcı yaralanmalar ve travmayı anlatıyor.
Röportaj sırasında Aliya, göçmenleri “beden” olarak nitelendirerek tarihsel bir eleştiri getiriyor. Gözaltında tutulduğu süre boyunca yaşadıklarını anlatırken, engelli ve otistik olduğunu belirtip yardım istediği halde alay edildiğini ve “bir beden getiriyoruz” gibi insanlık dışı ifadelerle taşındığını açıklıyor. Götürüldüğü yerde insanların sıraya dizildiğini, personelin ne yaptığını bilmediğini ve görevlerinin insanları “bedenler” veya “ölü bedenler” olarak görmekten ibaret olduğunu vurguluyor. “Orada zaten bir beden var” gerekçesiyle sorgu odası bulunmamasını, sistematik duyarsızlık ve saygısızlığın bir göstergesi olarak yorumluyor. İnsanların birbirlerine bu tür isimlerle hitap etmek için doğmadıklarını, bunun tarihsel olarak tehlikeli bir süreç olduğunu ve bu tür ortamlarda hayatta kalma isteğinin bile ortadan kalktığını belirtiyor.
Şöyle diyor kendi ifadesiyle:
“Sanki ölü bedenleri getiriyormuş gibi bağırıyorlardı, bir seferde yedi ya da sekiz tane. Onları koyacak yer yoktu. Benim için sorgu odası bulamadılar, çünkü insanlar sürekli “O odada zaten bir beden var. O odada da bir beden var” diyorlardı. Ve yine, bence insanlar birbirlerine beden diye hitap ederek doğmazlar, bu yüzden şunu sormalısınız: ‘Nasıl bu hale geldik?’ Ve ben çok kitap okurum. Tarih okuyan herkes bilir, bu insanları beden olarak gören insanlar varken ve onların sizi beden olarak adlandırdığı bir yerden sağ salim çıkabileceğinize inanmak için hiçbir nedeniniz yokken ne olur.”
Şimdi, Aliya Rahman’ın ifade ettiği üzere, son günlerde farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, göç, güvenlik ve insan haklarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekte: Avrupa Birliği, Suriye’yi hâlen “güvenli ülke” olarak görmediği için Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesini reddederken yalnızca gönüllü dönüşleri desteklemekte, buna karşın Yunanistan’daki ölümcül deniz kazaları sert sınır politikalarının yarattığı ağır insani riskleri gündeme taşımaktadır; Afrika’da Çad, Sudan’daki savaş nedeniyle yüz binlerce mülteciyi kabul ederken yoksulluk, iklim kaynaklı felaketler, gıda güvensizliği ve güvenlik tehditleri altında kapasitesinin çok ötesinde bir yük taşımakta, buna rağmen sınırlarını açık tutarak uluslararası dayanışmanın en zorlayıcı örneklerinden birini sergilemekte; Avrupa ve Güney Asya’da ise Almanya’da özellikle iyi eğitimli göçmenlerin ülkeyi terk etmeyi düşünmesi uzun vadeli ekonomik ve toplumsal risklere işaret ederken, Pakistan’da İslamabad ve Belucistan’daki saldırılar, zorla kaybetmeler ve siyasal baskılarla iç içe geçen güvenlik sorunlarının istikrarsızlığı derinleştirdiğini ortaya koymakta ve tüm bu tablo, göç ve güvenlik politikalarının insan onuru, haklar ve kalıcı barış temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta.
Filistin'in Yas, Hakikat ve Eve Dönüş Mücadelesi
Edward Saidin 1979 tarihli Filistin Sorunu (The Question of Palestine) adlı kitabında 'yabancıyı tanımak' (recognizing the stranger) konusunda zihnimizi meydan okuyacak derece birşey söyler. Yabancıyı tanımak, elbette birbirimizle hem konuşmak, hem de dinlemekle başlar. Ancak Said, bu konuşma ve dinlemenin bir anlatıyı -yaşanmış veya yaşamakta olan bir olay (kulaklarımıza sadece "haz!" verecek bir olay- aktarmakla sınırlı olmadığını, bu anlatının gerçek ve hak temelli olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden, Said, bu gerçeği anlatma mücadelesi birbirimizin gözlerinin içine bakmaktır. Ta ki o gözler gerçeği inkâr etmemesine kadar bakmaktır...
Şu anda Filistin'de Gazze şeridine yürüyen Filistinli kitleyi görüyoruz. Bunun bir eve dönüş olduğunu söyleniyor. Dediğim gibi, yaşananların sadece 'basit' bir anlatı olmadığını görmek ve fark etmek ne anlama geliyor? Mesele, 'yas' bu anlatının neresinde? Bu yas, bu acıyı ve kaybı yaşayan insanlar için - eve dönen insan kitleleri için - nerede duruyor? Yarın Filistin'deki geri dönüş göçünü, özgürleşmelerinin ardından Filistin'deki rehinelerin durumunu hatta ateşkesin devam ettiği Cenin Mülteci Kampı'nı ve Lübnan'ı konuşuyoruz.
Türkiye'de yaşayan Filistinli, Filistin diyasporası çalışmalarında yer alan ve uluslararası BDS hareketini destekleyen bir aktivist olan Yousef Hussam bize eşlik ediyor. Hussam'ın hassasiyetlerini kulak veriyoruz.
Ukrayna ile Rusya Savaşı: Yerinden Edilme, Travma ve Şiirsel Tanıklık
Yayınımızda Ukranyalı-Amerikalı şair Oksana Maksymchuk ile yaptığımız söyleşiyi dinleyeceksiniz.
Röportaj esnasında pek çok şey hakkında konuştuk. İlk olarak kendi hikayesiyle başladık - Ukrayna'dan göçü, sonra Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş hakkında konuştuk. Burada travma hakkında nasıl konuşabileceğimizi konuştuk. Travmayı bir anlatıya dönüştürmenin imkansızlığından bahsetti ve benim için en çarpıcı yer burasıydı. "Travma doğrudan değil, etrafından dolanarak konuşulur" dedi. Maksymchuk'un savaş, yerinden edilme, travma ve şiir arasındaki ilişkiler üzerine düşüncelerine odaklanan bu programda, Maksymchuk'un ilk İngilizce şiir derlemesi Still City'nin arka planı ve yaratım süreci de ele alınıyor.
Bitmeyen Savaş: Yenilgi, İhanet ve Yıkıntılar arasında düşünmek
Shahram Khosravi Stockholm Üniversitesi’nde antropoloji profesör, iki hafta önce — tam tarihi belirtilmemiş olmakla birlikte — Cabinet dergisinde, 28 Şubat’tan bu yana İran’da ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen bir dizi saldırıyı ele alan bir makale kaleme aldı: “Defeat as method: Thinking from within the ruins” (Bir yol-yordam olarak yenilgi: Yıkıntılar arasında düşünmek).
Shahram, bu yazıda, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak savaşından kaçmak için İran’dan bir sınırdan diğerine yasadışı olarak geçerken babasının gönderdiği mektuptan bahsediyor. Babasının ona yazdığı son iki cümle şu şekilde: “Hayat, yenilgiden ibaret. Hayatın karşısında yenilgiyle yüzleşmeyi öğren.”
Ve şu soruyu soruyor: Peki, yenilgiye nasıl hazırlanılır? Henüz gelmemiş bir yenilgiye, toprakları, isimleri, zamanları elinden alınmış, yenilgiye artık yabancı olmayan onun gibi insanlar için.
Shahram için yenilgi bir şeyin kaybı olsa da bir sonraki yenilgiyi hazırlamak için bir kapı açıyor. “Bir bakıma,” diye yazıyor, “onun için yenilgi bir şeyi kaybetmek değil, başka bir yenilgiye hazırlıklı olmaktır — bununla yüzleşerek, o yenilgiyle göze göze gelerek.”
Öyleyse, yeryüzünün mağluplarının paylaştığı şey, yenilginin mücadelenin sonu değil, mücadelenin koşulu olduğu anlayışınındır, diyor. Filistinliler bunu 1948’den beri anlamışlar. Biz İranlılar, yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden yenilgilerimizle yüzleşmeyi nasıl öğrenmişizdir. Bu yüzden tekrar tekrar yeniliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Yenilgilerimiz aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü tekrarlamak dünyayı ona ihanet etmek olur, diyor. Tekrar ediyorum: “Çünkü yenilginin tekrarlaması dünyanın ihanet etmektir, anlamına geliyor.” Stockholm Üniversitesi’nden Profesör Shaharam Khusravi.
Tamamen bu iki kelime yenilgi ve ihanet üzerine durmak istiyorum. Şu anda Beyrut'tan gelen haber: 1.000'den fazla ölü, 1 milyondan fazla yerinden edilmiş kişi; pek çok kişi Güney Lübnan'ın uzun süreli işgalinden endişe duyuyor.
İsrail, Lübnan ve Hizbullah milis güçlerine karşı yeniden başlayan savaşta Lübnan’ı bombalamaya devam ederken, Beyrut’tan Associated Press’ten Kareem Chehayeb’den son gelişmeleri Democracy Now!'da anlatıyor: “Bu savaşı, iki yıldan az bir süre önce yaşanan son savaşla karşılaştırırsanız, son üç haftada yaşananlar, o zaman yedi ya da sekiz ayda yaşananlara denk geliyor,” diyor Kareem. Kitlesel yerinden edilme olaylarını ve yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı endişesini anlatıyor. “Ülkede bir insani kriz yaşanıyor ve bu saldırıların yakın zamanda sona ereceği görünmüyor.”