Hüsnükabul
Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"
Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını yani röportajın tamamına kulak veriyoruz.
Geçen hafta Vijay, Walter Benjamin'in Tarih Meleği üzerine yazdığı denemeyi “ütopik umutsuzluk” olarak nitelendirmişti. “Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.” demişti.
Vijay, Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini savunuyor.
Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.
Meriç Nehri'ndeki Geri İtmeler: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Tarihi Kararı ve Forensic Architecture'ın Araştırması
Forensic Architecture, Meriç Nehri boyunca uzanan 'geri itme' vakalarına ilişkin daha geniş kapsamlı bir projenin raporunu yayınladı. 7 Ocak'ta ECHR ( European Court of Human Rights) Ayşe Erdoğan, Kamil Yildirim ve Talip Niksar davasına ilişkin kararını yayınlayarak, Yunan makamlarının göçmenlere yönelik sistematik 'geri itme' uygulamasını resmen tanıyan ilk AB mahkemesi oldu. Ayşe, 2019 yılında Meriç Nehri sınırından Yunanistan'a geçti ancak gözaltına alındı ve Türkiye'ye 'geri itildi'. Olayı araştırdı ve temsilcileri tarafından davet edildi, GCRefugees, mahkemeye sunulmak üzere bir rapor hazırlamıştı. Bu ECHR kararı, Ayşe'nin Yunanistan tarafından sistematik bir geri itme uygulaması olarak tanımladığı bir şekilde gözaltına alındığını ve sınır dışı edildiğini kabul etmektedir. Raporumuza atıfta bulunarak şöyle diyor, 'Ayrıntılı bir zaman-mekan analizi temelinde [...] başvuranın anlattıklarının doğruluğunu tespit etmek mümkündür'. HUDOC - European Court of Human Rights . 7 Ocak'ta, hapse atılmasından beş yıl sonra, Ayşe adaletin yerini bulduğunu gördü.
Bu davanın en yakın takipçisi olan ve Forensic Architecture tarafından yürütülen çalışmada yer alan bağımsız gazeteci Zübeyir Koçulu, Londra'dan bizi katılıyor ve kendisiyle bu davada Yunanistan'dan gelen yaygın ve bilinen 'geri itilme' hakkında konuşuyoruz. Hatırlarsanız, bu apaçık meseleyle ilgili Dead Calm adlı bir BBC belgeseli de yayımlandı. Frontext (Avrupa Kıyı ve Sınır Ajansı), bu suçun nasıl bir parçası olduğunu ve birçok sığınmacıyı Akdeniz'in ortasında nasıl bıraktığını gösteriyor.
İran'a Karşı 'Savaşı Dur' de!
Londra'dan bir konuğumuz programa katılıyor: Hosein Sadri. Sadri, İranlı Azerbaycan kökenli bir akademisyen ve aktivist. Halen Coventry Üniversitesi'nde Mimarlık yüksek lisans bölümünde olarak çalışmakta.
Donald Trump ateşkes yasağı ilan etti. Kendine de barış mesiha olarak duyurdu. Democracy Now! manşetinde, eski bir İsrailli barış müzakerecisi olan Daniel Levy, ABD'nin İran'a yönelik saldırısı için “Netanyahu'nun amacı Trump'ı işin içine çekmekti” diyor. ABD, hafta sonu Fordow, Natanz ve İsfahan'daki üç nükleer tesisi bombalayarak İsrail ve İran arasındaki savaşa doğrudan katılmış oldu ancak saldırıların İran'ın nükleer programını ne kadar gerilettiği belirsiz. İsrail ve ABD İran'ı nükleer silah geliştirmekle suçlarken, İran programının sivil kullanım amaçlı olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler denetçileri ve ABD istihbarat değerlendirmelerii İran'ın silah yapmadığını söylüyor. Levy, “Şu anki tehlike, ABD'yi bu işe bulaştıran İsrail'in tırmanma merdivenini daha da yukarıya çıkarmaya çalışmasıdır,” diyor. “Kaos istiyor.”
Biz Hosein Sadri ile birlikte bu meselenin boyutunu konuşuyoruz çünkü ateşkes hala uygulanmış değil.
Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine
Geçen ay, Bangladeş doğumlu Amerikan vatandaşı Aliya Rahman, Minnesota eyaletinde ICE tarafından arabasından şiddetle sürüklenerek Whipple Federal Binası'nda gözaltına alındı. Aliya, memurlara defalarca engelli olduğunu ve beyin hasarı olduğunu söylediğini, ancak tıbbi yardım veya başka bir düzenleme taleplerini görmezden geldiklerini söylüyor. “Oradan bilinçsiz bir şekilde çıkarıldım,” diyor, gözaltında kaldığı süre boyunca maruz kaldığı kalıcı yaralanmalar ve travmayı anlatıyor.
Röportaj sırasında Aliya, göçmenleri “beden” olarak nitelendirerek tarihsel bir eleştiri getiriyor. Gözaltında tutulduğu süre boyunca yaşadıklarını anlatırken, engelli ve otistik olduğunu belirtip yardım istediği halde alay edildiğini ve “bir beden getiriyoruz” gibi insanlık dışı ifadelerle taşındığını açıklıyor. Götürüldüğü yerde insanların sıraya dizildiğini, personelin ne yaptığını bilmediğini ve görevlerinin insanları “bedenler” veya “ölü bedenler” olarak görmekten ibaret olduğunu vurguluyor. “Orada zaten bir beden var” gerekçesiyle sorgu odası bulunmamasını, sistematik duyarsızlık ve saygısızlığın bir göstergesi olarak yorumluyor. İnsanların birbirlerine bu tür isimlerle hitap etmek için doğmadıklarını, bunun tarihsel olarak tehlikeli bir süreç olduğunu ve bu tür ortamlarda hayatta kalma isteğinin bile ortadan kalktığını belirtiyor.
Şöyle diyor kendi ifadesiyle:
“Sanki ölü bedenleri getiriyormuş gibi bağırıyorlardı, bir seferde yedi ya da sekiz tane. Onları koyacak yer yoktu. Benim için sorgu odası bulamadılar, çünkü insanlar sürekli “O odada zaten bir beden var. O odada da bir beden var” diyorlardı. Ve yine, bence insanlar birbirlerine beden diye hitap ederek doğmazlar, bu yüzden şunu sormalısınız: ‘Nasıl bu hale geldik?’ Ve ben çok kitap okurum. Tarih okuyan herkes bilir, bu insanları beden olarak gören insanlar varken ve onların sizi beden olarak adlandırdığı bir yerden sağ salim çıkabileceğinize inanmak için hiçbir nedeniniz yokken ne olur.”
Şimdi, Aliya Rahman’ın ifade ettiği üzere, son günlerde farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, göç, güvenlik ve insan haklarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekte: Avrupa Birliği, Suriye’yi hâlen “güvenli ülke” olarak görmediği için Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesini reddederken yalnızca gönüllü dönüşleri desteklemekte, buna karşın Yunanistan’daki ölümcül deniz kazaları sert sınır politikalarının yarattığı ağır insani riskleri gündeme taşımaktadır; Afrika’da Çad, Sudan’daki savaş nedeniyle yüz binlerce mülteciyi kabul ederken yoksulluk, iklim kaynaklı felaketler, gıda güvensizliği ve güvenlik tehditleri altında kapasitesinin çok ötesinde bir yük taşımakta, buna rağmen sınırlarını açık tutarak uluslararası dayanışmanın en zorlayıcı örneklerinden birini sergilemekte; Avrupa ve Güney Asya’da ise Almanya’da özellikle iyi eğitimli göçmenlerin ülkeyi terk etmeyi düşünmesi uzun vadeli ekonomik ve toplumsal risklere işaret ederken, Pakistan’da İslamabad ve Belucistan’daki saldırılar, zorla kaybetmeler ve siyasal baskılarla iç içe geçen güvenlik sorunlarının istikrarsızlığı derinleştirdiğini ortaya koymakta ve tüm bu tablo, göç ve güvenlik politikalarının insan onuru, haklar ve kalıcı barış temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta.
Filistin'in Yas, Hakikat ve Eve Dönüş Mücadelesi
Edward Saidin 1979 tarihli Filistin Sorunu (The Question of Palestine) adlı kitabında 'yabancıyı tanımak' (recognizing the stranger) konusunda zihnimizi meydan okuyacak derece birşey söyler. Yabancıyı tanımak, elbette birbirimizle hem konuşmak, hem de dinlemekle başlar. Ancak Said, bu konuşma ve dinlemenin bir anlatıyı -yaşanmış veya yaşamakta olan bir olay (kulaklarımıza sadece "haz!" verecek bir olay- aktarmakla sınırlı olmadığını, bu anlatının gerçek ve hak temelli olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden, Said, bu gerçeği anlatma mücadelesi birbirimizin gözlerinin içine bakmaktır. Ta ki o gözler gerçeği inkâr etmemesine kadar bakmaktır...
Şu anda Filistin'de Gazze şeridine yürüyen Filistinli kitleyi görüyoruz. Bunun bir eve dönüş olduğunu söyleniyor. Dediğim gibi, yaşananların sadece 'basit' bir anlatı olmadığını görmek ve fark etmek ne anlama geliyor? Mesele, 'yas' bu anlatının neresinde? Bu yas, bu acıyı ve kaybı yaşayan insanlar için - eve dönen insan kitleleri için - nerede duruyor? Yarın Filistin'deki geri dönüş göçünü, özgürleşmelerinin ardından Filistin'deki rehinelerin durumunu hatta ateşkesin devam ettiği Cenin Mülteci Kampı'nı ve Lübnan'ı konuşuyoruz.
Türkiye'de yaşayan Filistinli, Filistin diyasporası çalışmalarında yer alan ve uluslararası BDS hareketini destekleyen bir aktivist olan Yousef Hussam bize eşlik ediyor. Hussam'ın hassasiyetlerini kulak veriyoruz.
Ukrayna ile Rusya Savaşı: Yerinden Edilme, Travma ve Şiirsel Tanıklık
Yayınımızda Ukranyalı-Amerikalı şair Oksana Maksymchuk ile yaptığımız söyleşiyi dinleyeceksiniz.
Röportaj esnasında pek çok şey hakkında konuştuk. İlk olarak kendi hikayesiyle başladık - Ukrayna'dan göçü, sonra Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş hakkında konuştuk. Burada travma hakkında nasıl konuşabileceğimizi konuştuk. Travmayı bir anlatıya dönüştürmenin imkansızlığından bahsetti ve benim için en çarpıcı yer burasıydı. "Travma doğrudan değil, etrafından dolanarak konuşulur" dedi. Maksymchuk'un savaş, yerinden edilme, travma ve şiir arasındaki ilişkiler üzerine düşüncelerine odaklanan bu programda, Maksymchuk'un ilk İngilizce şiir derlemesi Still City'nin arka planı ve yaratım süreci de ele alınıyor.
Bitmeyen Savaş: Yenilgi, İhanet ve Yıkıntılar arasında düşünmek
Shahram Khosravi Stockholm Üniversitesi’nde antropoloji profesör, iki hafta önce — tam tarihi belirtilmemiş olmakla birlikte — Cabinet dergisinde, 28 Şubat’tan bu yana İran’da ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen bir dizi saldırıyı ele alan bir makale kaleme aldı: “Defeat as method: Thinking from within the ruins” (Bir yol-yordam olarak yenilgi: Yıkıntılar arasında düşünmek).
Shahram, bu yazıda, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak savaşından kaçmak için İran’dan bir sınırdan diğerine yasadışı olarak geçerken babasının gönderdiği mektuptan bahsediyor. Babasının ona yazdığı son iki cümle şu şekilde: “Hayat, yenilgiden ibaret. Hayatın karşısında yenilgiyle yüzleşmeyi öğren.”
Ve şu soruyu soruyor: Peki, yenilgiye nasıl hazırlanılır? Henüz gelmemiş bir yenilgiye, toprakları, isimleri, zamanları elinden alınmış, yenilgiye artık yabancı olmayan onun gibi insanlar için.
Shahram için yenilgi bir şeyin kaybı olsa da bir sonraki yenilgiyi hazırlamak için bir kapı açıyor. “Bir bakıma,” diye yazıyor, “onun için yenilgi bir şeyi kaybetmek değil, başka bir yenilgiye hazırlıklı olmaktır — bununla yüzleşerek, o yenilgiyle göze göze gelerek.”
Öyleyse, yeryüzünün mağluplarının paylaştığı şey, yenilginin mücadelenin sonu değil, mücadelenin koşulu olduğu anlayışınındır, diyor. Filistinliler bunu 1948’den beri anlamışlar. Biz İranlılar, yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden yenilgilerimizle yüzleşmeyi nasıl öğrenmişizdir. Bu yüzden tekrar tekrar yeniliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Yenilgilerimiz aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü tekrarlamak dünyayı ona ihanet etmek olur, diyor. Tekrar ediyorum: “Çünkü yenilginin tekrarlaması dünyanın ihanet etmektir, anlamına geliyor.” Stockholm Üniversitesi’nden Profesör Shaharam Khusravi.
Tamamen bu iki kelime yenilgi ve ihanet üzerine durmak istiyorum. Şu anda Beyrut'tan gelen haber: 1.000'den fazla ölü, 1 milyondan fazla yerinden edilmiş kişi; pek çok kişi Güney Lübnan'ın uzun süreli işgalinden endişe duyuyor.
İsrail, Lübnan ve Hizbullah milis güçlerine karşı yeniden başlayan savaşta Lübnan’ı bombalamaya devam ederken, Beyrut’tan Associated Press’ten Kareem Chehayeb’den son gelişmeleri Democracy Now!'da anlatıyor: “Bu savaşı, iki yıldan az bir süre önce yaşanan son savaşla karşılaştırırsanız, son üç haftada yaşananlar, o zaman yedi ya da sekiz ayda yaşananlara denk geliyor,” diyor Kareem. Kitlesel yerinden edilme olaylarını ve yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı endişesini anlatıyor. “Ülkede bir insani kriz yaşanıyor ve bu saldırıların yakın zamanda sona ereceği görünmüyor.”
Pakistan, İtalya ve ABD: İnsani, Hukuki ve Siyasi Gerilimler
Pakistan, Afgan mültecilerin İslamabad ve Rawalpindi'den taşınmasını ve ülkelerine geri gönderilmesini planlıyor.
Donald Trump, Filistin yanlısı protestocuların öğrenci vizelerini ve vatandaş olmayanların oturma izinlerini iptal edecek ve onları sınır dışı etmeyi hedefliyor. Trump, aynı zamanda Pentagon'a Guantánamo'da 30 bin göçmen için toplu bir gözaltı kampı hazırlamasını söylüyor. İtalya, göçmenleri Arnavutluk’a yerleştirme girişimlerinde hukuki engellerle karşılaşarak başarısız olurken, Türkiye’de Zonguldak’ta bir maden kazasında ölen Afgan mülteci Vezir Mohammad Nourtani’nin davasında insan hakları ihlalleri ve adalet talepleri gündeme geldi. Bu gelişmeler, göçmen ve mülteci politikalarının küresel ölçekte insani, hukuki ve siyasi gerilimlere yol açtığını gösteriyor.
Aynı havayı soluyoruz
Aynı havayı soluyoruz şiarıyla buradayız. Orman yangınları tüm dünyada ve Türkiye'de artıyor, görmezden gelmek mümkün değil. Bu hassas konuyu konuşmak istiyoruz çünkü burada bizimki kadar börtü böceklerin ve diğer canlıların hayatı söz konusu.
Bu özel programda zeytin ağaçlarını da aklımızda tutuyoruz; zeytin ağacının Filistin'de derin bir anlamı olduğunu hatırlarsınız, derin bir aidiyet içerir, derin bir hafıza içerir, binlerce senelik bir aidiyet ve hafıza. Bu zeytin ağaçlarının yerlerini değiştirdiğimizde - tehcir ettiğimizde - onları bu aidiyetten koparmış oluyoruz.
Zeytin ağaçlarının anlamını ve varlığını bu şekilde görmek mümkün. Filistinli şair Mahmud Derviş, “Zeytin ağacı kendisini diken elleri tanısaydı, yağı gözyaşı gibi akardı” der.
Programda hem orman yangınlarını, hem de zeytin ağaçlarının yerinin değiştirilmesinin - tehcir edilmesinin - doğru olmadığı gerçeğini aklımızda tutarak konuşuyoruz.
Börtü böceklerin, çam ağaçlarının, zeytin ağaçlarının hayatı bizim hayatımız, hepimizin hayatıdır, diyoruz.
Yayınımızda bize Arif Ali Çangı katılıyor.Çangı bir avukat ve Ege bölgesindeki tüm çevre sorunlarıyla ilgileniyor. Bize, çevrenin hem hukuki sürecini, hem de çevrenin varlığının hayatımızda ne anlama geldiğini anlatıyor.
Sınır Dışı, Geri Dönüş ve Suriye Gerçeği
Taha El Gazi ile Türkiye’den sınır dışı edilme sürecinden Suriye’ye dönüş deneyimine uzanan kişisel hikâyesi üzerinden; göçmen hakları, geçici koruma statüsünün geleceği, geri gönderme politikaları ve savaş sonrası Suriye’de sağlık, eğitim ve yaşam koşullarını ele alıyoruz.
Batı Şeria'da İsrail'in Artan Saldırıları ve Filistinli Mültecilerin Durumu
İsrail'in son haftalarda 35 bin Filistinliyi yerinden eden askeri saldırılarını yoğunlaştırdığı işgal altındaki Batı Şeria üzerine konuşuyoruz. Cumartesi günü İsrail askerleri, Nur Shams mülteci kampına baskın düzenleyerek, biri sekiz aylık hamile iki kadını öldürdü, kocasını da ağır yaraladı. Filistinli sağlık yetkilileri, kadının fetüsünü kurtarma çabalarının kısmen İsrail ordusunun çiftin hastaneye sevk edilmesini engellemesi nedeniyle başarısız olduğunu söyledi. Bu gelişme, Başkan Trump'ın ABD'nin Gazze'ye 'sahip olması' ve orada yaşayan Filistinlileri zorla yerlerinden etmesi yönündeki önerisini iki katına çıkardığı bir döneme denk geldi.
Yayınımızda 'tehcir' konusunu yeniden ele alıyoruz ve yerleşik medyada kullanılan 'resettlment', 'remove' ve hatta 'leave' gibi yaygın terimlere odaklanıyoruz. Ayrıca iki yayın önce değinemediğimiz Cenin kampındaki durumu da yeniden ele alıyoruz.
Bu konuları konuşabilmek için Filistin doğumlu BDS aktivisti Yousef Hussam konuğumuz oluyor.
İltica hakkı askıya alınıyor: ABD ve AB’de Sertleşen Politikalar, Hak İhlalleri ve İnsanlık Dışı Koşullar
Zebo Kadirova’nın hiçbir somut gerekçe olmaksızın geri gönderme merkezinde tutulması, Türkiye’deki göç politikalarının geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Aylarca imza yükümlülüğüne tabi tutulan ve ardından ani bir şekilde alıkonulan Kadirova’nın dört çocuğu annelerinin geri dönmesini beklerken, ailesi ise yetkililere çağrıda bulunuyor. Göç İdaresi’nin İslam coğrafyasından gelen göçmenlere yönelik ayrımcı ve baskıcı uygulamaları, insan hakları savunucuları tarafından kaygıyla izleniyor.
Birleşmiş Milletler diğer yandan insani yardım fonlarındaki kesintilerin dünya genelinde göçü tetiklediği uyarısında bulunuyor. Bu krizin yapısal sebeplerine dikkat çekiliyor. Tarımın şirketleşmesi, doğal kaynakların sömürülmesi gibi nedenlerle insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor. Göçmenler ise sıklıkla medyada tehdit olarak sunuluyor; oysa yaşanan göçler çoğunlukla hayatta kalma mücadelesinin sonucu. Göçün bireysel tercihlere indirgenmesi, adaletsizliğin üzerini örtüyor.
ABD'de ICE'in Latin kökenli insanlara yönelik ayrımcı ve sert müdahaleleri, yargı tarafından anayasaya aykırı bulunurken, Kaliforniya’da yapılan baskınlarda bir göçmenin ölmesi durumun vahametini artırıyor. Öte yandan Yunanistan’da artan göçmen akını karşısında iltica başvuruları askıya alınırken, Libya ile iş birliği girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanıyor. ABD’de ise Trump yönetiminin “Alligator Alcatraz” gibi gözaltı merkezlerinde göçmenleri insanlık dışı koşullarda tutması, uluslararası kamuoyunun tepkisini çekiyor. Göçmen krizine yönelik baskıcı uygulamalar, küresel adaletin sorgulanmasına neden oluyor.
Bir Arada Yaşarız: Duygu halleri -Milliyetçilik, Ulus Devleti-
Waseem Ahmad Siddiqui, kendi göç hikâyesinin başında duygu ve düşüncelerini anlatıyor. Ardından İzmir Güzelbahçe'deki 3 Suriyeli mülteci, olayla ilgili hak temelli olarak sesleniyor. İzmir'deki bu olayı Ferhat Kentel ile "Milliyetçilik" kavramıyla yan yana getirmeye çalışıyoruz. Bu kadar yüklü bir kavramın altında ezilmek yerine, duygu durumlarımızı veya birbirimizle konuşamama hallerimiz üzerinde tartışıyoruz.
Küresel Neoliberal Krizler: Kongo, Hindistan ve Almanya'da savaş, göç ve ticaret
Kongo’nun doğusunda artan şiddet olayları, özellikle kadınlar için korkunç sonuçlar doğuruyor. Yüzlerce kadın, hapishanelerde tecavüze uğradıktan sonra diri diri yakıldı. Bu duruma karşı çıkan yerel inanç liderleri, barış için bir halk hareketi başlattı ve uluslararası destek talep etti. Avaaz gibi kuruluşlar, bu çağrıya destek olmak için insanların imza atmasını ve Goma’daki yerel liderlerin barış taleplerini kilit ülkelere iletmesini istiyor.
Hindistan’da ise ABD’den sınır dışı edilen Hintlilere yönelik kötü muamele büyük tepki topladı. Çoğunluğu Sihlerden oluşan 116 kişi, Amritsar’a inerken kelepçeli ve prangalıydı. Hindistan’da özellikle çiftçiler, 2020’de Narendra Modi hükümetinin neoliberal politikalarına karşı büyük protestolar düzenlemişti. Göçmenler, ABD’ye ulaşmak için büyük bedeller ödediklerini ve insanlık dışı koşullara maruz kaldıklarını anlattı. Buna rağmen, ABD ve Hindistan liderleri arasındaki görüşmelerde bu meseleler gündeme gelmedi.
Öte yandan, Almanya düzensiz göç ile mücadele kapsamında sınır kontrollerini altı ay daha uzatma kararı aldı. Başbakan Olaf Scholz, bu uygulama sayesinde yasa dışı geçişlerin azaldığını ve insan kaçakçılarının yakalandığını belirtti. Avrupa genelinde de düzensiz göçmen sayısında düşüş yaşandığı görülüyor. Özellikle Batı Afrika ve Doğu Akdeniz rotalarından gelenlerin sayısında belirgin bir azalma kaydedildi. AB yetkilileri, göç politikalarındaki sıkı önlemlerin bu düşüşte etkili olduğunu vurguluyor.
Bir Uçakla Sürgün, Bin Soru: İnsan Hakları Sınır Tanımıyor mu?
Mısır doğumlu ve muhalif Mohamed Abdelhafız’ın Türkiye'den sınır dışı edilmesi, insan hakları açısından düşündürücü bir başka örnek. Gülden Sönmez ve MAZLUMDER’in yaptığı çağrılara rağmen, yıllardır Türkiye’de yaşayan ve ülkesinde idamla karşı karşıya olan bir insanın gönderilmesi, vicdanlara ağır bir yük bıraktı. Sığınmacılar hukuki güvence altındayken, neden bilinmeze – belki de ölüme – gönderiliyorlar? Göç politikaları güçle şekillenirken, insan haklarının sesi kısılmamalı. Aksi halde hukuk, sadece güçlü olanın kalkanı haline gelir.
Almanya’da ise Temmuz ayında gerçekleştirdiği yeni sınır dışı operasyonuyla 81 Afgan erkeği ülkelerine gönderdi. Suç geçmişleri ve mahkeme kararları gerekçe gösterilse de Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a zorla geri gönderilen bu insanların nasıl bir kaderle karşılaşacakları belirsiz. Üstelik bu, Almanya'nın bu yöndeki ikinci hamlesi. BM’nin açık uyarısına rağmen sınırdışıların sürmesi, göçmen politikalarında hukuki kaygılardan çok siyasi hedeflerin öne çıktığını gösteriyor. Merz hükümetinin sertleşen söylemleri, sınır kontrollerinin sıkılaştırılması ve aile birleşiminin askıya alınması gibi uygulamalarla göçmenlere yönelik baskının daha da artacağını işaret ediyor. Bununla birlikte, Almanya'nın ev sahipliğinde düzenlenen Göç Zirvesi, Avrupa genelinde iltica süreçlerinin üçüncü ülkelere taşınması ve göç politikalarının sertleştirilmesi yönünde önemli adımlar içeriyor.