Hüsnükabul
Göçmen Politikası İnsan Hakları Çerçevesi
Göç İdaresi'nin 17 Şubat'ta yaptığı 'Sınırdışı ve geri gönderme merkezlerindeki insanlık dışı ortamla ilgili haberlerin yanlış ve yanıltıcı olduğu' yönündeki basın duyurusunu ele alıyoruz.
Küresel Güney'in Sessizliği, Trump’ın Stratejisi ve Sudan’daki İnsan Hakları Krizi
Vijay Prashad geçtiğimiz hafta Communist Party USA Eastern Washington'de, Donald Trump ve Zelensky görüşmeler ardında şöyle dedi, “Trump'ın Zelenskyy'ye davranış biçimi sizi şoke etti ancak bu bizim için yeni bir davranış değil; bu sadece sizin için yeni çünkü bir Avrupalıya bu şekilde davranıldığını görünce şok oldunuz. Afrikalılara, Asyalılara ve Latin Amerikalılara rutin olarak bu şekilde davranılıyor. Ancak - tevazularından dolayı - şikayet etmezler.”
Bugünkü yayınımızda bu şikâyetsizlik konusuna odaklanmaya çalışıyoruz. Biliyorsunuz, Sudan konusunda dünyanın derin bir sessizliğe büründüğüne tanık oluyoruz. Bugün gözlerimiz Sudan'da da olacak ama önce Vijay'in söylediklerine ve bu 'şikayetsizliğin, hoşnutsuzluğun ve memnuniyetsizliğin' dünyada olup bitenlerle nasıl örtüştüğüne bakalım.
Dünyanın bazı bölgeleri, özellikle de 'Küresel Güney', ayrıcalıklara o kadar odaklanmış durumda ki sesleri neredeyse hiç duyulmayan yerlerden hiç bahsedilmiyor. Vijay Prashad da Trump ve Zelensky konuşması hakkında bu ‘barış çağrısı’ için söylediği gibi, “Trump 'ters kissinger' yapıyor, Çin'i izole ediyor ve Rusya ile ilişki kuruyor. Bu, savaş karşıtı bir strateji değil; bu, bir hiper-emperyalizm - aynı demokratların yaptığı gibi. Obama'dan Biden'a kadar hepsi aynıydı. Trump akıllıca bir şey yapıyor; o sadece Rusya'nın Ukrayna'dan istediğini vermek istiyor. Homofobik, trans karşıtı, göçmen karşıtı, iklim karşıtı, her türlü insan hakları karşıtı. Rus Elitlerinin dostu olmak için düğmelere basıyor.”
Merkez siyasetin dost olmak için bir araya geldiklerinde, bu dünyayı garip bir şekilde değiştiriyor. Bu dostluk, güçlünün yanında olmanın bir tür tezahürü - aşırı sağın enternasyonalizmi - ama bu sefer merkez kaymalarının bir tür bir aradılığı, güvenin olmadığı garip bir denge... Bu bana hala çok garip geliyor.
- Sudan'da yerinden edilmiş insanlar aktif çatışmaların yaşandığı bölgelerde “rehin tutuluyor”. Clementine Nkwera-Salami, BM Sudan İnsan Hakları Koordinatörü
- Avusturya’da uzun süren görüşmelerin ardından üç partili koalisyon hükümeti kuruldu ve hükümet programında iltica yasalarının sertleştirilmesi öngörüldü.
- Almanya’da göçmen kökenli milletvekillerinin oranı değişmedi. Almanya’da geçen Pazar günü düzenlenen genel seçimlerin ardından oluşan yeni Federal Meclis’teki göçmen kökenli milletvekillerinin temsiliyet oranı yine düşük kaldı.
Trump’ın BM Konuşması: Göç, Emperyalizm ve Adalet Arayışı
Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na altı yıl aradan sonra döndüğü konuşmasında göçmenleri hedef aldı; sınırların kapatılmasını, “açık sınır” politikalarının terk edilmesini ve Birleşmiş Milletler’in “yozlaşmış bir yapı” olarak görülmesini savundu. Bu söylemler, kan ve toprak milliyetçiliğinin yeniden üretilmesine zemin hazırlarken göçmenlerin yaşam hakkını da doğrudan tehdit ediyor.
The Guardian’ın araştırmaları, göçmen emeğinin nasıl sistematik biçimde sömürüldüğünü gözler önüne seriyor. Birleşik Krallık’tan Türkiye’ye gönderilen atıkların geri dönüşüm tesislerinde mültecilerin kölelik koşullarında çalıştırıldığı; iş cinayetlerinde düzenli olarak hayatlarını kaybettikleri ortaya konuyor. Bu tablo, atık sömürgeciliğinin görünmez ama ölümcül yüzünü açığa çıkarıyor.
Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın son açıklaması ise Nicolai Palamarcıuc cinayetinin “münferit” değil, cezasızlık ve sömürü düzeninin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Irkçılık, patriyarka, kapitalizm ve iklim krizinin kesişiminde en savunmasız bırakılan göçmenlerin mücadelesi, küresel adalet arayışının tam merkezinde duruyor. Programda, bu çok katmanlı tabloyu birlikte ele alıyoruz.
Sınırların Ötesindeki İnsanlık durumu: Mültecilik, Duvarlar ve İnsan Hakları
Bu yayınımızda, günümüzde dünya genelinde yaşanan mülteci sorunlarına, sınırların ötesindeki insan hakları ihlallerine ve bu bağlamda ortaya çıkan duvar inşaatlarına odaklanmaktadır. Konuşmacılar, özellikle Mısır'ın Gazze sınırındaki duvar inşaatını ve bu durumun Filistinliler üzerindeki etkilerini ele alıyoruz.
Trump'ın Filistinli Öğrenciyi "Terörist" İlanı ve Suriye'deki Trajediler
Donald Trump'ın Columbia Üniversitesi'nde okuyan Filistin kökenli bir Cezayir vatandaşı Mahmoud Khalil'i Filistin'e özgürlük eylemleri yüzünden 'terörist' ilan etti. Sınır dışı etmesi için de süreci başlatmış. Bu sınır dışı edilme olayını konuştuktan sonra esas Suriye'de yaşanan trajik olayları ele alıyoruz.
Ouaees ile konuşuyordum, kendisi Şam'da, bana telefonda pek çok şey anlattı. Zaman zaman görmediğimiz şeyler, özellikle de yerleşik medyada bir tür tekrara dönüştü. Bu tekrarın yaptığı tek bir şey var; söylenenlere inanıyoruz. Ouaees, Suriye'deyken muhalifti ve mücadelesi için savaştı. 2012 yılında Türkiye'ye göç etti. Lenin ve Marx'ı yakından okuyan; bugün telefon esnasında Kur'an'dan Mâide Sûresi'nden bir ayet aktardı: 'Mâide Sûresi (5) 8. Ayet: Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı budur.'
Geçen hafta Alevilere yönelik katliamla ilgili olarak Ouaees, bu Kur'an ayetlerini okuyor ama aynı zamanda bu meselenin boyutlarından ve işin içinde nasıl politik ekonomik çıkarlar olduğundan da bahsediyor.
ABD destekli Filistin savaşı Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?
Zaman zaman geri dönmek, yanlış anladıklarımızı veya anlamakta zorlandıklarımızı tekrar yakında görmek için yardımcı oluyor.
Bu yayında önemli bir konuya odaklanmak istiyoruz: Esther Projesi.
Hatırlarsanız, Noura Erakat, Filistinli aktivist, Rutgers Üniversitesi'nde hukuk profesörü ve aylar önce, Aralık 2024 tarihinde, Boston Review’de bir yazı kaleme almış ve “Bumerang Geri Dönüyor: ABD destekli Filistin savaşı, Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?” sorusunu sormuştu. Bugün bu yazıya tekrar dönmek istiyoruz.
Bunun nedeni ise Noura Erakat’ın "bumerang etkisi" diye tanımladığı şey, 'Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?' sorusunda vuku buluyor.
Bu bumerang etkisinin hatırlatmak adına, Martinikli şair, oyun yazarı ve politikacıydı, Aimé Césaire’in sözlerine aktarmak istiyorum. Aime Cesaire, emperyalizm ve bumerang ilişkiyle ilgili şöyle diyor, “Bir erkek ev bekçisine sadistçe şiddet uygulayıp eşine karşı nazik olamaz. Bir kadın kocasına karşı zalim olup çocuğuna karşı nazik olamaz.”
Bu sadist erk iktidar, hem ulus içinde hem de ulus dışında şiddeti sürdürmeye devam ediyor. Ancak, önce ülke içinde şiddet üreterek başlıyor ve bunun pek farkında değil. Ulus içinde bir barış veya bir huzur arzuluyor. Fakat tam tersi olan şey oluyor; bumerang etkisi oluyor ve şiddete dönüşüyor.
Şu an ABD’de gündeme gelen Project Esther, Filistin dayanışma hareketlerini bastırmayı hedefleyen politikalarıyla büyük tartışma yarattı. Heritage Foundation tarafından hazırlanan bu belge, Filistin yanlısı grupları “Hamas destek ağı” olarak yaftalayarak, akademik ve sivil alanlarda ifade özgürlüğünü daraltma tehlikesi taşıyor. Eleştirmenlere göre, bu girişim sadece ABD içindeki özgürlükleri değil, küresel düzeyde hak savunuculuğunu da tehdit ediyor. Bu tablo, devletlerin güvenlik ve siyaset adına attığı adımların çoğu zaman insan hayatı, onuru ve özgürlüğü pahasına atıldığını bir kez daha hatırlatıyor.
Görünmez Gerçeklik ve Kapitalizmin Yansımaları: Judith Butler'ın Hannah Arendt perspektifinden bir okuma
Judith Butler'ın Hannah Arendt'in kötülüğün sıradanlığın okumasını yeniden yapacağız. Burada Butler, kötülüğün sıradanlığını ve kötülüğü yapanların bile farkında olmadıklarını vurguluyor. Ayrıca, facianın temsilinin imkansızlığı ve görünmez gerçekliği tartışıyor. Kapitalizmin bu görünmez gerçeklikteki rolünü vurgulayarak, günlük hayatın göz önünde bulundurmadığı ölümler ve felaketlerle ilgileniyor. Örneğin, Erzincan İliç maden faciası gibi olaylar, kapitalizmin mekânsal gerçekliği ile ilişkilendiriliyor. Yayında ayrıca, insanların bu gerçekleri görmezden gelmeyi tercih ettiğini ve tanıklığın imkansızlığını tartışıyoruz.
Şimdinin tanınabilirliğine meydan okumak
Benim her zaman radyo şenliklerinde aklıma gelen bir şahsiyet oluyor; Almanya'nın Berlin şehrinde doğmuş, babası Emil Benjamin ve annesi Pauline Benjamin olan Walter Benedix Schönflies Benjamin yani bildiğimiz Walter Benjamin.
Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler'i 1942 yılında yayınlanmış. Ahmet Cemal tarafından 1969 yılında çevrilmiş bir çalışmadan bir alıntıyla başlamak istiyorum; “Her şimdiki zaman kendisiyle eşzamanlı olan imgeler tarafından belirlenir, her ‘şimdiki an’ tikel tanınabilirliğin şimdisidir” (Benjamin, W. 1969 [1942]: 50-51).
Walter Benjamin bir sürgündü. 1933-45 yılları arasında Nazi dönemine ve Holokost'a tanıklık etti. 1940 yılında Almanya'dan kaçtı ve Portbou, İspanya ve Fransa sınırında trajik ve çaresizce intihar etti.
Yukarıda okuduğum alıntıda Walter Benjamin, ‘şimdiki zamanın tanınabilirliği’ üzerinde ısrar ediyor. Şimdi ve burada olanın tanınabilirliği konusunda ısrar ediyor, şimdiki zamanın tanınabilir olması mümkün mü diye soruyor.
Bence bu yaşadığımız şimdiki zamanda, tanık olduğumuz 'bütün' felaketlerin tanınmasının bir sorumluluk olarak omuzlarımızda durduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunu görmezden gelemeyiz ve gerçekliğini de inkâr edemeyiz.
Şöyle söyleyeyim: Apaçık Radyo tam olarak, bu şimdiki zamana meydan okuyor ve eş zamanlı dünyada olup bitenlere tanıklık ediyor - bu hiç kolay değil.
Burası sadece bir öykü ya da hikâye anlatımı yeri değil; burası sadece bir bilgi aktarımı yeri de değil; burada meselenin boyutunu, derinliğini, karmaşıklığını tam anlamıyla aktarma yeridir. Bu tam anlamıyla aktarma yeri kolektik bir çabayla gerçekleşiyor yani burada anlatılan ya da seslendiren şeyler, hikayeler, bu hikâyenin gerçekliğini inkâr etmemesi için çaba sarf ediyor.
Ya da en azından birbirimizi kolumuzdan tutup - bak, aklını başına topla, dünyanın halini unutma- diyoruz ve yaşadığımız bu hayat yani bu hayatı yaşarken, günlerimizi geçirirken, konuştuğumuz şeylerin hassasiyetlerini ve duyarlılıklarını taşıyoruz. Dolayısıyla ona göre yaşıyoruz, buna göre yemek yiyoruz, ona göre uyuyoruz, buna göre konuşuyoruz ve nihayet buna göre harekete geliyoruz.
Bu yüzden her seferinde kendimize bir çeki düzen veriyoruz. Tam da birbirimizin kollarından tutup - bak, kendine gel, dünyanın halini unutma - diyerek, hatırlatarak, birbirimizi sarsarak, bu şimdinin tanınabilirliği üzerinde durmaya çalışıyoruz.
Apaçık Radyo da tam olarak Walter Benjamín'in ifade ettiği şimdinin tanınabilirliğine meydan okuyor.
Filistin - İsrail ateşkesin ardında: Tedirginlikli sevinç
İkinci exodus sürecindeyiz. İlk exodus hatırlarsınız, 19 Ocak 2025 tarihinde görmüştük. Filistin ve İsrail ateşkesin ardından, jeopolitik bağlamda birçok tartışma devam ediyor ancak, bu olağan üstü ve sıra dışı zamanda, sizlerle sahadan bazı anıları paylaşmak istiyorum.
Filistinliler evlerine ve ailelerine dönerken, ağır bir duygusal yükle geri dönüyorlar. Buna odaklanmamız gerekiyor. Az önce Mosab Abu Toha, Instagram hesabında bir aile üyesinin İsrail'in esaretinden kurtulduğunu paylaştı. Dün bu kişi eve dönüyordu. Ailesinin diğer tüm üyelerinin öldürüldüğü haberini almıştı. Çaresizdi. Özgürlüğün sevincini kiminle paylaşacağını bilmiyordu. Ama sonra güzel bir şey oldu. Karısı ve çocuğu hayatta olduğunu ve aniden bir odadan çıktığını gördü. Birbirine koşarak geldiler ve öyle birbirini sarıldılar ki anlatamam. Hayata döndüren en sevinç dolu bir kavuşma olsa. Şahsen, bu kavuşmayı izlerken gözlerim doldu.
Bunun tersinde olan örneği de var; Yine Mosab abu Toha yazyor, 'Başka bir Filistinli tutuklu serbest bırakıldı'. İsrail askerlerinin saldırısına uğramıştı. Bacaklarından birini kaybetmişti. Bu adam, bu exodus'un ortasında, hüngür hüngür ağlayarak yürüyordu ve “Kimse kalmadı. Bütün ailem öldürüldü. Kimse kalmadı” diyordu. Bu da başka bir anı. Bir insanın her şeyin kayıp etmesi anlamına geliyor. Tarif edilmesi zor. Bu kişinin söylediği sözlerin yankısı hala kulaklarımda çınlıyor.
Bu tür birçok kavuşma yaşanıyor. Çocukları omuzlarında, valizleri sırtlarında ve el arabalarıyla yürüyen insanlar var.
Filistin vatandaşı arkadaşımız Yahya El-hadi, bize bu süreç ile ilgili kapsamlı bir anlatı sunuyor.