Apaçık Radyo

Charlie Winston'la Söyleşi - "Square 1" ve daha fazlası

26 Mart 2019

İngiliz şarkıcı ve şarkı yazarı Charlie Winston’la yapılan bu röportaj, Hakan Gencol tarafından Açık Radyo 94.9’a özel

olarak, 7 Mart 2019’daki Babylon (İstanbul) konseri öncesinde gerçekleştirilmiştir.




Hakan Gencol: Merhaba Charlie. İstanbul’a hoşgeldin, seninle burada tanışmak çok büyük keyif.

Her zaman bir hayranındım, şimdiyse senin ve müziğin hakkında konuşmak üzere bir aradayız.

Charlie Winston: Harika.

HG: Uzun bir turneye çıktın, bundan önce İngiltere, Danimarka, İtalya gibi ülkelerde konserler

verdin, şimdiyse İstanbul’dasın, bundan sonra da Benelüks ülkelerinde, İsviçre’de, Fransa’da,

Tunus’da konserlerin var. Seni dinleyen kitlenin büyük kısmı Fransa ve Almanya’da bulunuyor.

Çıktığın bu turnedeki rota düşünüldüğünde, İstanbul olağandışı bir lokasyon gibi görünüyor. Bu

kent senin için neyi simgeliyor, sana ne ifade ediyor?

CW: Londra’da 15 yıl yaşadım, bunun 10 yılını Stoke Newington ya da Dalston denilen bir bölgede

geçirdim ki, bu bölgede yaşayan çok fazla Türk vardı. Her taraf Türk restoranlarıyla doluydu, ne

zaman taksiye binsem Türk birisine rastlıyordum, vesaire… Biraz da Türkçe öğrenmiştim. Kültürü

çok merak ediyordum. Tabii etraftaki Kürt, Ermeni ve bütün bu farklı tesirlerden oluşan kültürü

de… Aslında Türk mutfağına da aşık oldum, özellikle ayranı çok seviyorum, bir de, her ne kadar

artık vejetaryen olsam da, lahmacunu…

Yani bana ifade ettiği şey, bütün bunların doğduğu yeri gerçekten görmek ve konuşabildiğim basit

Türkçe konusunda alıştırma yapabilmek diyebilirim. Buradaki kültüre biraz daha yakın olabilmek…

Ayrıca İstanbul inanılmaz derecede güzel bir şehir. Bir gün Türkiye’nin başka yerlerine de gitmeyi

ümit ediyorum. Bir diğer neden de şu: Batı Avrupa’da beni takip eden bir kitle var, ayrıca seyahat

etmeyi çok seviyorum, hatta müzisyen olmam kısmen bundandır diyebilirim. Kendime şöyle

dedim: “Başlangıç noktasına geri gideceğiz, - bu yüzden bu turnenin adı ‘Square 1’ (başlangıç

hanesi) - gerçekten olamadığımız yerlere bakacağız ve oralara yeniden, daha fazla gideceğiz, bir

şeyler inşa etmeye çalışacağız.” Bu yüzden buradayım, müzik yaptığımı görmek ve beni dinlemek

isteyen insanların izinde, bir aile oluşturabilmek için.

HG: Bildiğim kadarıyla ikinci kez buradasın, değil mi?

CW: Evet, ikinci kez burada çalıyorum. Babylon’da da ikinci defa tabii…

HG: Ve de ilk kez bu grupla?

CW: Bu grupla ilk defa. İlk gece olacak.

HG: Bu da oldukça heyecanlı olmalı.

CW: Evet, çok heyecanlı.

HG: Hakiki çıkış albümün olan ‘Make Way’in neden tam olarak piyasaya sürülmediği söyleniyor?

CW: O albümü tek başıma yapmaya başlamıştım. Peter Gabriel beni keşfettiğinde, onun plak

şirketiyle sözleşme yaptık. O dönemde, albümü bitirdim, gerçekten de bana ait bir albümdü,

arkamda hiçbir plak şirketi yoktu. Ben de bir plak şirketim olmasını hayal ediyordum. Albümü

bitirdim, yaptığım anlaşmadan paramı aldım ve kendi başıma Avrupa turnesine çıktım. Paris’e

vardığımda, CD’ler çıkarttım, albümün yarısı gibi bir şeydi, EP olarak… Fransız plak şirketiyle bir

anlaşmaya varıldı ve albümü onlar çıkartmak istediler. Peter Gabriel’in plak şirketiyle hararetli

tartışmalar oldu; hangi şarkılar albümde yer alsın, şarkılar olduğu gibi kalsın mı, kalmasın mı…

Birçok yeni şarkım da vardı, hatta o zamana kadar yeni bir albüm yapmayı düşünüyordum. Ben de

onlara “Neden ‘In Your Hands’ ve onun gibi yeni birçok şarkıyı albüme koymuyoruz?” diye sordum.

Böylece, ‘Hobo’ albümü, ‘Make Way’ ve adı ‘Passports’ olacak olan yeni albümün karışımı, melez

bir albüm oldu. ‘Make Way’ ise, orada bir albüm olarak durmasına rağmen gerçekten piyasaya

sürülmedi, herhangi bir çaba harcanarak tanıtımı yapılmadı. Bir albüm olarak bir şekilde “Var”

diyebiliriz sadece…

HG: İlk albümün ‘Hobo’ ile büyük başarı yakaladın. Bu çok ani bir zafer oldu. Bununla ilgili olarak

“Aynı zamanda çok yalnız olduğun da bir yer.” demişsin. Ne diyorsun; insanlar seni ve müziğini

tanıdıkça, giderek yalnızlaşıyor musun, yoksa o söz sadece ‘Hobo’nun beklenmeyen başarısınınyarattığı bir ruh halini mi yansıtıyordu?

CW: Başarılı bir albümün bir kılavuz kitabı yok, bana göre… Mesela, ilk başlarda müzik yapıp şarkı

söylerken, böyle röportaj yapmıyordum, bırak profesyonel bir müzisyeni, şu anda profesyonel bir

sanatçı olarak yaptığım birçok şeyi bile yapmıyordum o zamanlar. Yalnızca müzik icra edip, kendi

müziğimi geliştirmeye çalışıyordum. İnsan, bir şey başarılı olduğunda hep onun hakkında

konuşacağını tahmin edemiyor. Tabii bir de senin başarından bir şekilde bir parça koparmaya

çalışan birçok insan olacağını da… Çok hızlı bir şekilde, birçok çıktı oluşuyor ve kendi kişisel

katkını gerçekleştirmeye fazla zamanın olmuyor. Bu anlamda, o yer oldukça yalnız olduğun bir yere

dönüşüveriyor.

Günümüzde bütün gençler başarı, şan, şöhret filan peşinde, ama sevdikleri özel bir şeyi yaratmak

için bütün zamanlarını buna adamazlarsa, elde ettikleri tek şey kocaman bir boşluk ve hiçlikten

ibaret olacak. Bu boşluk da yalnızlığı getirecek. Koruman gereken bir şey var: ‘Square 1’

albümündeki üçüncü şarkının adı ‘Feeling Stop’. Orada ciddi ciddi diyorum ki “O hissin uçup

gitmesine izin verme!”, yani “Sahip olduğun o değerli şeyin yitip gitmesine göz yumma!” Çünkü

eğer onu kaybedersen, elinde gerçekten hiçbir şey kalmayacak.

HG: Çok doğru. Bu konuya tekrar döneceğim.

‘Running Still’ Real World Records’la çalıştığın son albüm gibi görünüyor. Daha sonra da 2015’de

‘Curio City’ albümüyle plak şirketini değiştirdin. Bu değişiklik, müziğin, hayran kitlen ve başarın

üzerinde nasıl bir etki yarattı sence?

CW: Birçok faktör var. Bazen her şey yolunda gider, bazen de gitmez. Çoğu kez bilemezsin, müzik

yüzünden mi, plak şirketi yüzünden mi, …

HG: Ya da zamanlama mı…

CW: Ya da zamanlama… Birçok şey. Küçük ya da büyük şeyler, neyin tutmuş olduğunu gerçekten

bilemezsin. Bu soruyu tam olarak cevaplayamıyorum, bütün bildiğim, bir değişiklik yapmam ve

yeni bir yöne doğru gitmem gerektiğini hissetmiş olduğum… O günlerde Real World Records’tan

almam gerekeni alabildiğimi hissetmiyordum, albümün sonuna doğru yeni bir enerjiye ihtiyacım

olduğunu fark ettim. Bu yüzden de bu değişikliği yaptım.

HG: ‘Like A Hobo’ albümünde yapımcı Mark Plati’yle çalışmıştın sanırım.

CW: Evet.

HG: Sonra ‘Running Still’ albümünde yapımcın Tom Berg oldu. Bu albümlerden sonra da, sanırım

artık kendi yapımcılığını üstlendin. Sence bu böyle gidecek mi?

CW: Doğrusu bilmiyorum. ‘Hobo’nun yapımcılığını büyük ölçüde kendim gerçekleştirdim. Mark

Plati işin sonunda devreye girdi. İnanılmaz bir ses mühendisi. Onunla çalışmak harikaydı. Albümde

çok güzel bir sound yarattı, ancak bütün düzenlemeler, kompozisyon fikirleri, yapım, vs. büyük

ölçüde benim katkımla gerçekleşti. Yaptığı şeyi azımsamıyorum, albüme müthiş bir sound getirdi.

Vizyonumu gördü ve bunu gerçekleştirmemde bana yardımcı oldu. ‘Running Still’de ise, Tony Berg

tam tersiydi. Berg, kelimenin tam anlamıyla bir ‘yapımcı’ydı, ben de geri adım atmak zorunda

kaldım. O deneyimden çok şey öğrendim. ‘Curio City’ albümünde, ipleri elimde tutmak, biraz daha

sakin olmak istediğimi hissettim.

Bu son albüm için, bir ekibe ihtiyacım vardı, vizyonumu herkesle paylaşmak istedim, ona herkesin

katkısı olmasına izin verdim. Bu benim için gerçekten eğlenceli oldu. Öte yandan, yapımcılarla

çalışmaya karşı değilim, bu fikri seviyorum, fakat özellikle günümüzde doğru tipte yapımcıyı

bulmak oldukça zor, çünkü elektro-ticari bir sound’a önem veriliyor artık. Yapımcılar değişiyor, ama

hâlâ bir yerlerde harika yapımcılar var. Mesele, onları bulmakta… Bu albümde bir yapımcıyla

çalışmak istedim. ‘Autoroute’ adlı bir grup yapımcıyla çalıştım aslında, yani öyle kendi göbeğimi

kendim kestim sayılmaz. Daha çok imece usulü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz.

HG: ‘Running Still’ çizgi dışı bir albümdü. Daha çok grup müziğine dayanan, hip-hop, rock ve

klasik müzik etkileri taşıyan bir albüm. Seninle röportaj yapan birisi bu albümü “dışa dönük”, Curio

City’yi de “içe dönük” olarak tanımlamış. Bu bakış açısından, benzer bir sınıflandırma yöntemiyle,

son albümün ‘Square 1’ı nasıl tanımlarsın?

CW: Rüştünü ispatlayan bir albüm olarak. İki çocuk babası olduğumu, son birkaç yılda oldukça

zor zamanlar geçirdiğimizi saklamıyorum. Oğlumun epilepsisi olduğunu öğrendim. Benim de

birtakım sağlık sorunlarım oldu. Belimde iki büyük bel fıtığı vardı ve iki ay gibi bir süreliğine

ortalarda olamadım. Bütün bunlara daha büyük bir mesele de eklendi ama genel hatlarıyla durum

böyle. Bu albüm, benim görüşüme göre, üç albümün; ‘Hobo’, ‘Running Still’ ve ‘Curio City’nin bir

tür karışımı sayılabilir. Dışa dönük ‘Running Still’le içe dönük ‘Curio City’nin ortasında bir yerde

duruyor. Ortada, ama ‘Hobo’nun dokusuna sahip… Sanırım her albümde, hayatımın bir fotoğrafını

çekmeye çalışıyorum, bir bakıma hayatımın fotoğraf albümü… Benim için her albüm, o anda neyi

ifade etmeye ihtiyacım varsa onu anlatıyor.

HG: Albüm kelimesi bir bakıma başka anlam kazanıyor gibi…

CW: Kendi müzik albümümü çıkarttığımda, benim için o andaki hayatımın albümü gibi oluyor. Bu

albümün, rüştünü ispat eden bir albüm olduğunu söylerken biraz da bunu kastettim. Bir de, fazla

önemsememeye geri dönüyorum. Bazı şeyleri biraz fazla önemser olduğumu fark ettim. Ne

olduğunu tam olarak bilmiyorum, sadece sonuçlar hakkında daha az ciddiyet taşımak istiyorum

artık.

HG: Yaptığın her albüm, seninle ilgili bir yanı, seyyar evindeki bir odayı, hayat trenindeki bir vagonu

yansıtır gibi. Gideceğin yerden çok, yani sonuçtan daha fazla, seyahatin kendisinden hoşlanıyor

gibisin, ki bu da sürecin kendisi… Seni bir müzisyen, hatta salt bir insan olarak, daha çok tatmin

eden şey bu mu? Yolda olmanın keyfini çıkartırken, nereye gideceğinle, varılacak yerle ilgilenmiyor

musun gerçekten?

CW: Bence her ikisi de önemli. Yakın zaman önce, bir caz albümünün yapımcılığını üstlenmiştim, o

kişiyle aramızda bir diyalog geçmişti. Ona şöyle demiştim: “Bu albüme ne kadar beklenti

yüklediğine dikkat et. Bu albüm senin ilk albümün, önemli de olabilir, hatta bundan sonraki birçok

allbümün ilki olacak. Bütün kariyerini düşündüğünde, bu meslek hayatının sadece küçük bir adımı.

Dağın en tepesine çıkmıyorsun, yalnızca yukarı tırmanıyorsun.”

Belki de mesele gidilecek hiçbir yerin olmadığını anlamakta… Kendimize bir hedef belirlemeye

ihtiyacımız olabilir, ama önünde sonunda, o hedefe ulaştığımızda, yeni bir hedef belirlemek

zorundayız. Yoksa orada çakılır, hiçbir yere gidemeyiz.

HG: Sol beyinli düşünce biçimi gibi; her zaman sonuçlarla, mantıksal şeylerle ilgilenmek…

CW: Kesinlikle!

HG: Öteki taraf ise - hadi ona öteki taraf diyelim, sağ beyin - sadece eğlenmek, çocuk olmak,

oynamak, çalmak istiyor, müzik, vs. Yalnızca keyfini çıkartmak. Sol beyin ise adeta bir ebeveyn

gibi: “Hadi, bunu yap, onu yap, şunu da yapman lazım, geleceğini düşün…” ve buna benzer

şeyler… Oysa sen sadece bu anda olmak, keyfini çıkartıp eğlenmek istiyorsun.

CW: Aslında ‘Square 1’ tam da bununla ilgili. Geçen gece bir İspanyol arkadaşımla konuşuyorduk

da, şöyle bir sonuca vardık: Hayatın gerçek bir ölçümü, hesabı kitabı bulunmuyor. Biz, insanlar, her

şeyi ölçmeye biçmeye çalışıyoruz. Bu albümde şu sayıda şarkı olsun, hangisi kaç dakika sürsün,

tekliler sıralamalara girsin diye şöyle yapalım, vesaire vesaire… Onca süre boyunca turnede

oluyorsun. Sonra birden her şey sona eriyor. Bu yaptığımı neredeyse 10 yıldır yapıp duruyorum.

Hep aynı. Hâlâ senin gibi insanlarla konuşuyorum, sahneye çıkıyorum, hâlâ izleyicilerimle bağlantı

kurmaya çalışıyorum. Gerçekte hep aynı tip şeyler. Tek gerçek hedef ölüm olsa gerek.

HG: (Gülerek) Ama bilemiyoruz.

CW: Tamam ama tek varış noktası da o. Şu an ile o nokta arasında da hayat devam ediyor. Şayet

mutlu olmaya çalışabiliyorsan, günden güne, sadece keyif alabiliyorsan, en önemlisi bu olsa gerek.

HG: ‘Running Still’ albümünün isminde de olduğu gibi, koşmak ve hareketsiz durmak, iki zıt

kavram…‘Hello Again’ şarkısının sözlerinde de, yan yana gelmesi zor olan hüzünle, özgür olmanın

sevincini bir arada kullandın. Klezmer müziğinde de hep bir tür dikotomi mevcuttur. Neşeli bir

müzikle birlikte hüzünlü sözler, ya da tam tersi… Tom Waits’in sözünü hatırlıyorum: “Bana feci

şeyler anlatan güzel melodileri seviyorum.” diyordu. Müzikte böyle bir ikileşime (dikotomi) inanıyor

musun, bunu sanatsal amaçlar için kullanıyor musun?

CW: Kesinlikle. Şarkısına göre değişiyor. Belki en son bestelerimde o kadar fazla değil. Ama ilk

başlarda, hep tezatları kullanırdım, oksimoronları seviyordum. Şimdi de bir araç olarak

kullanıyorum yine, şayet duyguyu genişletmek istiyorsam, bunun için güzel bir yol. Ama hep böyle

yapılmak zorunda da değil. Bazen müzikle olur, bazen de sözlerle… Bu da duygu haznesini

genişleten bir şeydir.

HG: Şarkı yapmaya önce sözlerle mi başlıyorsun, yoksa bu değişiyor mu?

CW: Genelikle müzikle.

HG: ‘Square 1’ albümü hakkındaki bir soruya cevap olarak şöyle demişsin: “Özel hayatımda biraz

dibe vurmuştum; bir yandan müzik endüstrisinin karmaşa ve zorlukları, diğer taraftan da sanatçı

olarak verdiğimiz tavizler yüzünden müzik tutkumun kaybolduğunu hissediyordum. Müziğin, bu işe

başladığım zamanki gibi yeniden eğlenceli hale gelmesini istedim, bu yüzden kendime tekrardan

başlangıç hanesine gitmek için izin verdim.”

Belki bir müzisyen her yeni albümde, sırf yeni bir şey ortaya koyduğu için, kendisini bir anlamda

başlangıç noktasında hissediyor olabilir.

CW: Tam olarak böyle. Bu ilk sırada. Sanırım albümü yapmaya başlamadan, şöyle bir altı ay kadar

önce menajerime telefonda söylediğim şey de buydu. Ona şöyle demiştim: “Her zaman bu noktaya

geliyorum, bir albüm kampanyasını tamamlıyorum, sonra yeniden başlıyorum. Kendimi başlangıç

noktasında hissediyorum.” Sanırım albümün fikri, ismi o şekilde doğdu. “Başlangıç hanesindeyim

yine,” dedim. Yine uzun vadeli düşünmek gibi.. Her defasında yeniden başlangıç noktasına

dönüyor olduğumu fark etmek, gerçekte benim özgür olmama yardımcı oldu. Başlangıç noktasını

tekrarladığımı bilmek, bir tek başlangıç noktası olmadığını anlamamı sağladı. Günlük hayatının her

bir anı, yeni bir başlangıç noktası. Bu yalnızca bir seçim…

HG: Albümüne bu adı vererek belki de altını çizmek istedin, önemini belirtmek için…

CW: Benim için ‘Square 1’ meditasyon anlamına geliyor.

HG: Aynı isimde bir şarkın da varmış, onu hiç bilmiyordum.

CW: Hangisi? Ah, ‘Square One’, ‘Mischifuss’ albümünden, evet. Gerçi onun farklı bir anlamı vardı.

O parçayı da bu son albüme koymayı düşünmüştüm ama şarkının şu andaki hayatımla bir

bağlantısı yoktu. Bir kızla ilişkinin sonuydu, özetle çok farklı bir anlamı vardı. O parçayı 15 yıl önce

yazmıştım, benimle artık bir ilgisi kalmamıştı. Şimdi yeniden söylemek pek içimden gelmedi.

HG: Belki de başka bir Charlie’ye aittir o parça.

CW: Evet.

HG: Bir gün bu parçanın yeni bir versiyonunu seslendirmeyi düşünür müsün? Ya da onu

konserlerde söyler misin? Hiç söyledin mi?

CW: Hayır, hiç söylemedim. Akorlarını hatırlıyor olsam bile…

HG: Bir sokak çalgıcısı gibi dışarıda çalıp söylediğin, birkaç arkadaşın için tamamen keyif adına,

gençlik yıllarında olduğu gibi müzik yaptığın o günleri hiç özlüyor musun? Bugünün 55.000 kişi

önünde sanatını icra eden olgun, profesyonel müzisyeni, hiç o çocuğun masumiyetini, hevesini ve

neşesini özlüyor mu? Çünkü ben sana baktığımda hep o çocuğu görüyorum.

CW: Gerçekten özlediğimi sanmıyorum. Galiba bedensel gençliği özlüyorum. Daha fazla enerjiye,

bir de daha fazla saça sahip olmak. Ama o günleri cidden özlemiyorum. Sanırım bakış açısı

meselesi…

HG: Çünkü yolculuk devam ediyor…

CW: Her zaman oraya geri dönmek istiyorsam, bu, şu anda sahip olduklarım için minnettar

olmadığım anlamına gelir. Şimdiki hayatım için gerçekten müteşekkirim, hayatımı seviyorum. Her

zaman kolay değil ve hiçbir zaman da değildi. Hayat biletinin arka tarafında hayatın kolay olacağı

yazmaz. Daha kolay hale geleceğini filan da ummuyorum.

HG: Ailendeki bütün müzisyenlerle ilgili araştırma yaptım ama pek o konuya girme niyetinde

değilim, çünkü biraz hassas bir konu. Abin Tom Baxter, kız kardeşin…

CW: Tom Baxter, Vashti Anna ve Jo…

HG: Birlikte bir şey üretmeyi düşünür müydünüz?

CW: Tabii, bunun hakkında hep konuştuk. Ailemdeki, en büyük abim Jo hariç, ki artık müzisyen

değil, abim Tom, kız kardeşim Vashti ve ben, bu albümden önce birlikte bir şeyler yapıyorduk

neredeyse, ama hepimiz çok güçlü karakterlere sahibiz. Ayrıca hep çok farklı hayatlarımız oldu.

Tam olarak çatışma yaşıyoruz diyemem. Zamanlama çok önemli. Ailelerin hep böyle bir şeyi

vardır… Hayatımızda çok hikâye var. Ama birbirimizi sever ve destekleriz. Birbirimizle bol bol

konuşuruz. Aile olarak arkadaş gibiyiz. Kavga gürültü yok. Hem Tom’dan çok şey öğrendim.

Onunla 7 yıl turnedeydim.

HG: O senden büyüktü sanırım?

CW: Benden büyük ama en büyük abim değil.

HG: Anne ve baban, her ikisi de müzisyendi, değil mi?

CW: Evet, öyleydiler. Ama artık değiller. Annem bir ressam…

HG: İkisi de hayatta, değil mi?

CW: Evet. Şimdilik. En azından öyleydiler. (Güler) Onları bir arasaydım iyi olacaktı.

HG: Şanslısın.

CW: Evet.

HG: Fransa’yla bağların ne kadar derin? Seni kendilerinden kabul ediyor gibiler, bir TV şovunda

sana “Şarli Winston” olarak seslendiklerini duydum. Fransa’daki başarının asıl nedeni nedir sence?

Bu soruya bir yerde şöyle cevap vermişsin: “Dramatik etki sanatından hoşlanıyorlar, ben de ilk

başlarda daha fazla tiyatral davranıyordum, kendimi neredeyse kurgusal bir karakter gibi

sunuyordum.”

CW: Bilmiyorum bu bugün hâlâ konuyla ilgili mi, 10 yıl önce böyleydi. Yine zamanlama konusu.

Eğer ‘Hobo’ albümünü bugün çıkartsaydım, 10 yıl önceki gibi başarılı olur muydu, bilemiyorum.

Müzik dünyası çok değişti.

HG: ‘I’m A Man’ parçasının bir çamaşırhanede çekilmiş o videosu… ‘Like A Hobo’nun, armonikacı

Benjamin ‘Ben Henry’ Edwards’la çekilmiş o akustik versiyonu… Gerçekten çok özgün videolardı.

Sence giderek bu tarzın dışına mı çıkıyorsun, yoksa, en azından düşüncende ve ruhunda hâlâ

orada mısın? Sana popüler ve tanınmış olmanı söyleyen iç sesinle hep savaş halinde misin?

CW: Sana hakikati söyleyeyim: Hiçbir şey değişmedi. Risk alıp çılgınca şeyler yapabilirim.

HG: Çünkü ben seni bunlarla tanımıştım. O videoları gördüğümde o tarza ve müziğe âşık oldum.

CW: Sorunun cevabı şu olabilir: O anda sahip olduğum bir fikirdi ve gerçekleştirdim. O sırada

yaptığım albümle birlikte de işe yaradı. Ama aynı fikri tekrar tekrar yapmak istemem, sonra

özgünlüğünü yitirir. Sonuçta ben hâlâ aynı kişiyim. İki hafta önce Danimarka’da düşen ceketimi

almak için nehirde yüzüyordum. Yani hiç olmayacak şeyler yapmaktan vazgeçmedim. O zamanlar

üstümde daha fazla ilgi vardı. ‘Hobo’ albümü olmasaydı, sen muhtemelen adımı hiç

duymayacaktın.

HG: Kesinlikle.

CW: Genellikle bir teklinin çok başarılı olmasına dayanır her şey. ‘Like A Hobo’ da oldukça

başarılıydı.

HG: Bu da biraz ‘My Life as A Duck’ temalı, önemsiz bir soru olacak - ki sen de biraz önce buna

değindin: Turne sırasında Danimarka’dayken, ceketin içinde pasaportun ve cüzdanınla nehre

uçtuğunda, senin yerine suya atlayıp onu alacak bir başkası yok muydu? Çünkü daha önünde

konserler vardı, üşütüp hastalanabilirdin, bu da tehlikeli olurdu. Dublörümsü birisi çıkmadı mı suya

atlayacak?

CW: Hayır, ama ben soğuk havada çalışma eğitimi yapıyorum. Buz gibi suda yüzerim sık sık.

HG: A, gerçekten mi?

CW: Evet.

HG: Öyleyse senin için bir şey değildi.

CW: Benim için cidden güzel bir antrenman fırsatı oldu.

HG: Sosyal medyada nehirde yüzmenle ilgili bir yorum yazmıştım: “‘My Life As A Duck’ (Bir Ördek

Olarak Hayatım) şarkısıyla söylemek istediğin bu muydu?” diye… Sen de cevap yazmıştın.

CW: Ah, anladım. Doğru, doğru…

HG: Hatırlıyor musun?

CW: Evet, tabii.

HG: Kendi sosyal medyanla da ilgileniyorsun. Başka birisinden bu konuda yardım alıyor musun,

yoksa her soruyu okuyup cevaplıyor musun?

CW: Eğer bir yanıt varsa, bu genellikle benden geliyordur. Bazen birisinden, bir arkadaşımdan

biraz yardım aldığım oluyor, menajerimden de tabii… Hepimiz katkıda bulunuyoruz. Genellikle

WhatsApp’da bir mesajlaşma oluyor, “Böyle mi yapalım, şöyle mi yapalım?” filan şeklinde…

HG: Kişisel olarak bunlarla uğraşıyor olman çok olumlu bir şey, bu arada…

CW: Yo, konuyla oldukça haşır neşirim. Her zaman. En azından birçok şeyi görüp onaylıyorum.

HG: Arkadaşların, grup elemanları, ailen, hatta takipçilerin, seni yeterince değer verilmemiş bir

müzisyen olarak görüyorlar mı? Bu sözcüğe inanıyor musun? Böyle bir kavrama… Hiç düşündün

mü?

CW: Evet, yeterince değerimin bilinmediğine inanıyorum. Doğrusunu istersen, bu böyle…

HG: Ama şimdi işler değişiyor. Seni yıllardır gözlemleyebildiğim kadarıyla…‘Like A Hobo’yla

tanımıştım seni. Şimdi bir şeyler değişiyor. Daha fazla seyahat ediyorsun, solo şovların oluyor, yeni

bir grubun var, İstanbul’a geliyorsun, Tunus’a gidiyorsun, …

CW: Çünkü fark ettim ki, hiçbir plak şirketi ya da radyo istasyonu benim için artık bunu

yapmayacak. Şimdiki fark bu. Bir anlamda farklı bir vitese geçtim. Önceden “Bir plak şirketiyle

anlaşma yapacağım, onlar da benim için çalışıp albümümün tanıtımını yapacaklar,” diye

düşünürdüm. Bir kampanyanın sonuna geldiğinde oldukça hayal kırıklığına uğruyorsun, çünkü

taahhüt ettikleri şeyleri gerçekten yapmadıklarını görüyorsun. Ayrıca, müzikteki odak daha çok

canlı performansa doğru kaydı. Bu yüzden, bu son albümle ilgili olarak menajerimle konuştum ve

dedim ki “Çok yere, mümkün olduğu kadar yeni ve uzak yerlere gidelim, bir açılım yapalım ve

yaptığımız şey tamamen bana ait olsun.” Şimdiki misyonum, daha fazla tanınmak, müziğimi

mümkün olduğu kadar yayabilmek…

HG: ‘Running Still’ albümündeki yapımcın Tony Berg’in bir röportaj sırasında söylediği şeyler beni

gerçekten etkilemişti, çünkü şu andaki hislerime tercüman olan doğru sözcükleri bulmuştu. Şöyle

demişti Tony Berg: “Charlie Winston’ın ürettiği müziğin oldukça cazibesine kapılmış buldum

kendimi. Büyük müzikalite içerdiği gibi, çekingenlikten de yoksundu ki buna çok yakınlık duydum.

Şarkı yazma yaklaşımı çok saftı: Parçanın kime hitap ettiğini, ya da insanların ne düşüneceğini hiç

kale almıyordu. Sahip olduğu ya da ürettiği şey, salt hakiki, kişisel ifadeydi.”

Bunun ardından, ‘Running Still’ albümüyle ilgili olarak da şunları ekliyordu: “Bu albümü farklı kılan

şey, yalnızca üstün şarkı yazma yeteneğidir. Bunlar harika parçalar, birçoğunun silinemez şarkılar

olduğunu, diğer şarkı yazarlarına meydan okuduğunu düşünüyorum, öylesine güzel yazılmışlar.”



Bence bu yorum, bütün albümlerin için geçerli.

CW: Teşekkür ederim.

HG: Son albümünü, kaç kez dinlediğimi bilmiyorum. Gerçekten harika parçalar…

CW: Teşekkürler. Özellikle bu albümde, bu konuda daha fazla güven kazanmaya başladım. Çok

genç yaşlardan beri öğrendiklerimi kanıksamıştım. Ayrıca bütün dünyanın hep aynı şekilde

besteleyen şarkı yazarı ve müzisyenlerle dolu olduğunu farz ediyordum. Ama yavaş yavaş, çok

ağır bir şekilde keşfettim ki herkes böyle şarkı yazmıyormuş. Bildiğin gibi, herkes birbirinden farklı,

Tony Berg gibi insanlarla, çevremdeki kişilerle, özellikle şimdi ekibime katılanlarla birlikte şunu

öğreniyorum: Başarıya ulaşmamak aslında oldukça iyi bir şey, çünkü o zaman yaptıklarını

gerçekten kimin sevdiğini ve onların hakiki dostların olduğunu keşfediyorsun. Zaman, artık ‘Hobo’

albümü zamanı değil. Çok daha sakin. Bu bir açıdan moral bozucu, ama başka bir açıdan

gerçekten iyi, biraz önce söylediğim nedenden ötürü. Hani derler ya, “Hakiki dostlarının kim

olduğunu, asıl yenilgiye uğrayıp perişan olduğunda anlarsın.”

HG: ‘Airport’ adlı şarkının Youtube’daki videosunun altına birisi şöyle bir yorum yazmış: “Neden

bilmiyorum ama… sadece ağlamak istiyorum…”

Gerçek nedeni bilemeyiz, çünkü bu zihnin işi değil. Belki de bu, - tüm insanlar olarak, hatta belki

tüm canlılar demeliyim - bir şekilde, bir yerde, birbirimizle irtibatta olduğumuzun işaretlerinden

birisidir. Müzik gerçekten de bu ayrı ruhları, duyguları bir araya getiren bir araç. Aynı videonun

yorumları arasındaki muhtemelen en uzun yorumu da ben yazmış ve şöyle bitirmiştim: “Yeteneğin

ve enerjin için çok teşekkürler. Hiç ara vermeden hayatlarımızı aydınlatıyorsun.”

Bunda çok samimiyim.

CW: Çok teşekkür ederim.

HG: Yalnızca tekrarlamak istemiştim.

Ve final kısmına geldik: Kaçınılmaz standart soru/cevap girdabından ve klişesinden kurtulabilmek

için, bu görüşmeyi ‘senin’ sesinle bitirmek istiyorum. Bana veya bize bir şey sormak ya da havalı

bir motto filan patlatmak zorunda değilsin.

Açık Radyo 94.9 dinleyicileri için sadece ‘SAY SOMETHING’! (*)

CW: Tüm söyleyebileceğim şu: Kendinizi ne iyi hissettiriyorsa ona yönelin, eğer keyif almazsanız,

yapmayın. Ayrıca çevrenizi, hayatınıza ışık getiren insanlara kuşatmaya çalışın. Bunun hayatın

gidişatına yardımcı olduğunu hissediyorum. Bu, bazen sosyal ve kişisel gruplarınızı küçültmeniz,

bazen de iletişim kurup büyütmeniz anlamına gelebilir. Doğru şeyi katmanız önemli. Tıpkı iyi

beslenmenin önemli olduğu gibi. Doğru sosyal ve duygusal besin diye bir şey var. Bunu da

çevrenizdeki insanlardan, müzikten, sanattan alırsınız. İnterneti ele alalım mesela: inanılmaz bir

araç. Tıpkı bir bıçak gibi, onu harika oymalar, heykeller, sanatsal objeler yaratmak için

kullanabilirsiniz. Ama onunla bir insanı da öldürebilirsiniz. İnternet de aynı; o da bir araç. İnsanlar

orada çok şey kaybediyorlar, zamanlarını, enerjilerini… Kendilerini doğru şeyle beslemiyorlar, güzel

şeyler ortaya koymuyorlar. Bu da bir seçim. Bu da ‘başlangıç noktası’. Her an bir seçim, olumluyla

olumsuz arasında, siz de seçiyorsunuz. O seçimi siz yapıyorsunuz.

HG: Somut ya da soyut, duygusal ya da fiziksel… Gerçek besin ya da herhangi bir düşünce…

CW: Her şey. Her düşünce.

HG: Kendini güzel şeylerle besle!

CW: Evet. O enerji çok çabuk yayılır.

HG: Zaten enerjiden oluştuğumuza inanıyorum, her ne kadar birbirimizi madde olarak görsek de…

CW: Kesinlikle.

HG: Öyleyse çok çok teşekkürler, benim için büyük bir keyifti. Gerçekten, zamanını aldım.

Teşekkür ederim.

CW: O keyif bana ait. Tanıştığımıza memnun oldum. Çok teşekkürler…



(*): Say Something: Charlie Winston’ın Curio City albümündeki bir parçanın adı.

İngiliz şarkıcı ve şarkı yazarı Charlie Winston’la yapılan bu röportaj, Hakan Gencol tarafından Açık Radyo 94.9’a özel

olarak, 7 Mart 2019’daki Babylon (İstanbul) konseri öncesinde gerçekleştirilmiştir.




Hakan Gencol: Merhaba Charlie. İstanbul’a hoşgeldin, seninle burada tanışmak çok büyük keyif.

Her zaman bir hayranındım, şimdiyse senin ve müziğin hakkında konuşmak üzere bir aradayız.

Charlie Winston: Harika.

HG: Uzun bir turneye çıktın, bundan önce İngiltere, Danimarka, İtalya gibi ülkelerde konserler

verdin, şimdiyse İstanbul’dasın, bundan sonra da Benelüks ülkelerinde, İsviçre’de, Fransa’da,

Tunus’da konserlerin var. Seni dinleyen kitlenin büyük kısmı Fransa ve Almanya’da bulunuyor.

Çıktığın bu turnedeki rota düşünüldüğünde, İstanbul olağandışı bir lokasyon gibi görünüyor. Bu

kent senin için neyi simgeliyor, sana ne ifade ediyor?

CW: Londra’da 15 yıl yaşadım, bunun 10 yılını Stoke Newington ya da Dalston denilen bir bölgede

geçirdim ki, bu bölgede yaşayan çok fazla Türk vardı. Her taraf Türk restoranlarıyla doluydu, ne

zaman taksiye binsem Türk birisine rastlıyordum, vesaire… Biraz da Türkçe öğrenmiştim. Kültürü

çok merak ediyordum. Tabii etraftaki Kürt, Ermeni ve bütün bu farklı tesirlerden oluşan kültürü

de… Aslında Türk mutfağına da aşık oldum, özellikle ayranı çok seviyorum, bir de, her ne kadar

artık vejetaryen olsam da, lahmacunu…

Yani bana ifade ettiği şey, bütün bunların doğduğu yeri gerçekten görmek ve konuşabildiğim basit

Türkçe konusunda alıştırma yapabilmek diyebilirim. Buradaki kültüre biraz daha yakın olabilmek…

Ayrıca İstanbul inanılmaz derecede güzel bir şehir. Bir gün Türkiye’nin başka yerlerine de gitmeyi

ümit ediyorum. Bir diğer neden de şu: Batı Avrupa’da beni takip eden bir kitle var, ayrıca seyahat

etmeyi çok seviyorum, hatta müzisyen olmam kısmen bundandır diyebilirim. Kendime şöyle

dedim: “Başlangıç noktasına geri gideceğiz, - bu yüzden bu turnenin adı ‘Square 1’ (başlangıç

hanesi) - gerçekten olamadığımız yerlere bakacağız ve oralara yeniden, daha fazla gideceğiz, bir

şeyler inşa etmeye çalışacağız.” Bu yüzden buradayım, müzik yaptığımı görmek ve beni dinlemek

isteyen insanların izinde, bir aile oluşturabilmek için.

HG: Bildiğim kadarıyla ikinci kez buradasın, değil mi?

CW: Evet, ikinci kez burada çalıyorum. Babylon’da da ikinci defa tabii…

HG: Ve de ilk kez bu grupla?

CW: Bu grupla ilk defa. İlk gece olacak.

HG: Bu da oldukça heyecanlı olmalı.

CW: Evet, çok heyecanlı.

HG: Hakiki çıkış albümün olan ‘Make Way’in neden tam olarak piyasaya sürülmediği söyleniyor?

CW: O albümü tek başıma yapmaya başlamıştım. Peter Gabriel beni keşfettiğinde, onun plak

şirketiyle sözleşme yaptık. O dönemde, albümü bitirdim, gerçekten de bana ait bir albümdü,

arkamda hiçbir plak şirketi yoktu. Ben de bir plak şirketim olmasını hayal ediyordum. Albümü

bitirdim, yaptığım anlaşmadan paramı aldım ve kendi başıma Avrupa turnesine çıktım. Paris’e

vardığımda, CD’ler çıkarttım, albümün yarısı gibi bir şeydi, EP olarak… Fransız plak şirketiyle bir

anlaşmaya varıldı ve albümü onlar çıkartmak istediler. Peter Gabriel’in plak şirketiyle hararetli

tartışmalar oldu; hangi şarkılar albümde yer alsın, şarkılar olduğu gibi kalsın mı, kalmasın mı…

Birçok yeni şarkım da vardı, hatta o zamana kadar yeni bir albüm yapmayı düşünüyordum. Ben de

onlara “Neden ‘In Your Hands’ ve onun gibi yeni birçok şarkıyı albüme koymuyoruz?” diye sordum.

Böylece, ‘Hobo’ albümü, ‘Make Way’ ve adı ‘Passports’ olacak olan yeni albümün karışımı, melez

bir albüm oldu. ‘Make Way’ ise, orada bir albüm olarak durmasına rağmen gerçekten piyasaya

sürülmedi, herhangi bir çaba harcanarak tanıtımı yapılmadı. Bir albüm olarak bir şekilde “Var”

diyebiliriz sadece…

HG: İlk albümün ‘Hobo’ ile büyük başarı yakaladın. Bu çok ani bir zafer oldu. Bununla ilgili olarak

“Aynı zamanda çok yalnız olduğun da bir yer.” demişsin. Ne diyorsun; insanlar seni ve müziğini

tanıdıkça, giderek yalnızlaşıyor musun, yoksa o söz sadece ‘Hobo’nun beklenmeyen başarısınınyarattığı bir ruh halini mi yansıtıyordu?

CW: Başarılı bir albümün bir kılavuz kitabı yok, bana göre… Mesela, ilk başlarda müzik yapıp şarkı

söylerken, böyle röportaj yapmıyordum, bırak profesyonel bir müzisyeni, şu anda profesyonel bir

sanatçı olarak yaptığım birçok şeyi bile yapmıyordum o zamanlar. Yalnızca müzik icra edip, kendi

müziğimi geliştirmeye çalışıyordum. İnsan, bir şey başarılı olduğunda hep onun hakkında

konuşacağını tahmin edemiyor. Tabii bir de senin başarından bir şekilde bir parça koparmaya

çalışan birçok insan olacağını da… Çok hızlı bir şekilde, birçok çıktı oluşuyor ve kendi kişisel

katkını gerçekleştirmeye fazla zamanın olmuyor. Bu anlamda, o yer oldukça yalnız olduğun bir yere

dönüşüveriyor.

Günümüzde bütün gençler başarı, şan, şöhret filan peşinde, ama sevdikleri özel bir şeyi yaratmak

için bütün zamanlarını buna adamazlarsa, elde ettikleri tek şey kocaman bir boşluk ve hiçlikten

ibaret olacak. Bu boşluk da yalnızlığı getirecek. Koruman gereken bir şey var: ‘Square 1’

albümündeki üçüncü şarkının adı ‘Feeling Stop’. Orada ciddi ciddi diyorum ki “O hissin uçup

gitmesine izin verme!”, yani “Sahip olduğun o değerli şeyin yitip gitmesine göz yumma!” Çünkü

eğer onu kaybedersen, elinde gerçekten hiçbir şey kalmayacak.

HG: Çok doğru. Bu konuya tekrar döneceğim.

‘Running Still’ Real World Records’la çalıştığın son albüm gibi görünüyor. Daha sonra da 2015’de

‘Curio City’ albümüyle plak şirketini değiştirdin. Bu değişiklik, müziğin, hayran kitlen ve başarın

üzerinde nasıl bir etki yarattı sence?

CW: Birçok faktör var. Bazen her şey yolunda gider, bazen de gitmez. Çoğu kez bilemezsin, müzik

yüzünden mi, plak şirketi yüzünden mi, …

HG: Ya da zamanlama mı…

CW: Ya da zamanlama… Birçok şey. Küçük ya da büyük şeyler, neyin tutmuş olduğunu gerçekten

bilemezsin. Bu soruyu tam olarak cevaplayamıyorum, bütün bildiğim, bir değişiklik yapmam ve

yeni bir yöne doğru gitmem gerektiğini hissetmiş olduğum… O günlerde Real World Records’tan

almam gerekeni alabildiğimi hissetmiyordum, albümün sonuna doğru yeni bir enerjiye ihtiyacım

olduğunu fark ettim. Bu yüzden de bu değişikliği yaptım.

HG: ‘Like A Hobo’ albümünde yapımcı Mark Plati’yle çalışmıştın sanırım.

CW: Evet.

HG: Sonra ‘Running Still’ albümünde yapımcın Tom Berg oldu. Bu albümlerden sonra da, sanırım

artık kendi yapımcılığını üstlendin. Sence bu böyle gidecek mi?

CW: Doğrusu bilmiyorum. ‘Hobo’nun yapımcılığını büyük ölçüde kendim gerçekleştirdim. Mark

Plati işin sonunda devreye girdi. İnanılmaz bir ses mühendisi. Onunla çalışmak harikaydı. Albümde

çok güzel bir sound yarattı, ancak bütün düzenlemeler, kompozisyon fikirleri, yapım, vs. büyük

ölçüde benim katkımla gerçekleşti. Yaptığı şeyi azımsamıyorum, albüme müthiş bir sound getirdi.

Vizyonumu gördü ve bunu gerçekleştirmemde bana yardımcı oldu. ‘Running Still’de ise, Tony Berg

tam tersiydi. Berg, kelimenin tam anlamıyla bir ‘yapımcı’ydı, ben de geri adım atmak zorunda

kaldım. O deneyimden çok şey öğrendim. ‘Curio City’ albümünde, ipleri elimde tutmak, biraz daha

sakin olmak istediğimi hissettim.

Bu son albüm için, bir ekibe ihtiyacım vardı, vizyonumu herkesle paylaşmak istedim, ona herkesin

katkısı olmasına izin verdim. Bu benim için gerçekten eğlenceli oldu. Öte yandan, yapımcılarla

çalışmaya karşı değilim, bu fikri seviyorum, fakat özellikle günümüzde doğru tipte yapımcıyı

bulmak oldukça zor, çünkü elektro-ticari bir sound’a önem veriliyor artık. Yapımcılar değişiyor, ama

hâlâ bir yerlerde harika yapımcılar var. Mesele, onları bulmakta… Bu albümde bir yapımcıyla

çalışmak istedim. ‘Autoroute’ adlı bir grup yapımcıyla çalıştım aslında, yani öyle kendi göbeğimi

kendim kestim sayılmaz. Daha çok imece usulü bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz.

HG: ‘Running Still’ çizgi dışı bir albümdü. Daha çok grup müziğine dayanan, hip-hop, rock ve

klasik müzik etkileri taşıyan bir albüm. Seninle röportaj yapan birisi bu albümü “dışa dönük”, Curio

City’yi de “içe dönük” olarak tanımlamış. Bu bakış açısından, benzer bir sınıflandırma yöntemiyle,

son albümün ‘Square 1’ı nasıl tanımlarsın?

CW: Rüştünü ispatlayan bir albüm olarak. İki çocuk babası olduğumu, son birkaç yılda oldukça

zor zamanlar geçirdiğimizi saklamıyorum. Oğlumun epilepsisi olduğunu öğrendim. Benim de

birtakım sağlık sorunlarım oldu. Belimde iki büyük bel fıtığı vardı ve iki ay gibi bir süreliğine

ortalarda olamadım. Bütün bunlara daha büyük bir mesele de eklendi ama genel hatlarıyla durum

böyle. Bu albüm, benim görüşüme göre, üç albümün; ‘Hobo’, ‘Running Still’ ve ‘Curio City’nin bir

tür karışımı sayılabilir. Dışa dönük ‘Running Still’le içe dönük ‘Curio City’nin ortasında bir yerde

duruyor. Ortada, ama ‘Hobo’nun dokusuna sahip… Sanırım her albümde, hayatımın bir fotoğrafını

çekmeye çalışıyorum, bir bakıma hayatımın fotoğraf albümü… Benim için her albüm, o anda neyi

ifade etmeye ihtiyacım varsa onu anlatıyor.

HG: Albüm kelimesi bir bakıma başka anlam kazanıyor gibi…

CW: Kendi müzik albümümü çıkarttığımda, benim için o andaki hayatımın albümü gibi oluyor. Bu

albümün, rüştünü ispat eden bir albüm olduğunu söylerken biraz da bunu kastettim. Bir de, fazla

önemsememeye geri dönüyorum. Bazı şeyleri biraz fazla önemser olduğumu fark ettim. Ne

olduğunu tam olarak bilmiyorum, sadece sonuçlar hakkında daha az ciddiyet taşımak istiyorum

artık.

HG: Yaptığın her albüm, seninle ilgili bir yanı, seyyar evindeki bir odayı, hayat trenindeki bir vagonu

yansıtır gibi. Gideceğin yerden çok, yani sonuçtan daha fazla, seyahatin kendisinden hoşlanıyor

gibisin, ki bu da sürecin kendisi… Seni bir müzisyen, hatta salt bir insan olarak, daha çok tatmin

eden şey bu mu? Yolda olmanın keyfini çıkartırken, nereye gideceğinle, varılacak yerle ilgilenmiyor

musun gerçekten?

CW: Bence her ikisi de önemli. Yakın zaman önce, bir caz albümünün yapımcılığını üstlenmiştim, o

kişiyle aramızda bir diyalog geçmişti. Ona şöyle demiştim: “Bu albüme ne kadar beklenti

yüklediğine dikkat et. Bu albüm senin ilk albümün, önemli de olabilir, hatta bundan sonraki birçok

allbümün ilki olacak. Bütün kariyerini düşündüğünde, bu meslek hayatının sadece küçük bir adımı.

Dağın en tepesine çıkmıyorsun, yalnızca yukarı tırmanıyorsun.”

Belki de mesele gidilecek hiçbir yerin olmadığını anlamakta… Kendimize bir hedef belirlemeye

ihtiyacımız olabilir, ama önünde sonunda, o hedefe ulaştığımızda, yeni bir hedef belirlemek

zorundayız. Yoksa orada çakılır, hiçbir yere gidemeyiz.

HG: Sol beyinli düşünce biçimi gibi; her zaman sonuçlarla, mantıksal şeylerle ilgilenmek…

CW: Kesinlikle!

HG: Öteki taraf ise - hadi ona öteki taraf diyelim, sağ beyin - sadece eğlenmek, çocuk olmak,

oynamak, çalmak istiyor, müzik, vs. Yalnızca keyfini çıkartmak. Sol beyin ise adeta bir ebeveyn

gibi: “Hadi, bunu yap, onu yap, şunu da yapman lazım, geleceğini düşün…” ve buna benzer

şeyler… Oysa sen sadece bu anda olmak, keyfini çıkartıp eğlenmek istiyorsun.

CW: Aslında ‘Square 1’ tam da bununla ilgili. Geçen gece bir İspanyol arkadaşımla konuşuyorduk

da, şöyle bir sonuca vardık: Hayatın gerçek bir ölçümü, hesabı kitabı bulunmuyor. Biz, insanlar, her

şeyi ölçmeye biçmeye çalışıyoruz. Bu albümde şu sayıda şarkı olsun, hangisi kaç dakika sürsün,

tekliler sıralamalara girsin diye şöyle yapalım, vesaire vesaire… Onca süre boyunca turnede

oluyorsun. Sonra birden her şey sona eriyor. Bu yaptığımı neredeyse 10 yıldır yapıp duruyorum.

Hep aynı. Hâlâ senin gibi insanlarla konuşuyorum, sahneye çıkıyorum, hâlâ izleyicilerimle bağlantı

kurmaya çalışıyorum. Gerçekte hep aynı tip şeyler. Tek gerçek hedef ölüm olsa gerek.

HG: (Gülerek) Ama bilemiyoruz.

CW: Tamam ama tek varış noktası da o. Şu an ile o nokta arasında da hayat devam ediyor. Şayet

mutlu olmaya çalışabiliyorsan, günden güne, sadece keyif alabiliyorsan, en önemlisi bu olsa gerek.

HG: ‘Running Still’ albümünün isminde de olduğu gibi, koşmak ve hareketsiz durmak, iki zıt

kavram…‘Hello Again’ şarkısının sözlerinde de, yan yana gelmesi zor olan hüzünle, özgür olmanın

sevincini bir arada kullandın. Klezmer müziğinde de hep bir tür dikotomi mevcuttur. Neşeli bir

müzikle birlikte hüzünlü sözler, ya da tam tersi… Tom Waits’in sözünü hatırlıyorum: “Bana feci

şeyler anlatan güzel melodileri seviyorum.” diyordu. Müzikte böyle bir ikileşime (dikotomi) inanıyor

musun, bunu sanatsal amaçlar için kullanıyor musun?

CW: Kesinlikle. Şarkısına göre değişiyor. Belki en son bestelerimde o kadar fazla değil. Ama ilk

başlarda, hep tezatları kullanırdım, oksimoronları seviyordum. Şimdi de bir araç olarak

kullanıyorum yine, şayet duyguyu genişletmek istiyorsam, bunun için güzel bir yol. Ama hep böyle

yapılmak zorunda da değil. Bazen müzikle olur, bazen de sözlerle… Bu da duygu haznesini

genişleten bir şeydir.

HG: Şarkı yapmaya önce sözlerle mi başlıyorsun, yoksa bu değişiyor mu?

CW: Genelikle müzikle.

HG: ‘Square 1’ albümü hakkındaki bir soruya cevap olarak şöyle demişsin: “Özel hayatımda biraz

dibe vurmuştum; bir yandan müzik endüstrisinin karmaşa ve zorlukları, diğer taraftan da sanatçı

olarak verdiğimiz tavizler yüzünden müzik tutkumun kaybolduğunu hissediyordum. Müziğin, bu işe

başladığım zamanki gibi yeniden eğlenceli hale gelmesini istedim, bu yüzden kendime tekrardan

başlangıç hanesine gitmek için izin verdim.”

Belki bir müzisyen her yeni albümde, sırf yeni bir şey ortaya koyduğu için, kendisini bir anlamda

başlangıç noktasında hissediyor olabilir.

CW: Tam olarak böyle. Bu ilk sırada. Sanırım albümü yapmaya başlamadan, şöyle bir altı ay kadar

önce menajerime telefonda söylediğim şey de buydu. Ona şöyle demiştim: “Her zaman bu noktaya

geliyorum, bir albüm kampanyasını tamamlıyorum, sonra yeniden başlıyorum. Kendimi başlangıç

noktasında hissediyorum.” Sanırım albümün fikri, ismi o şekilde doğdu. “Başlangıç hanesindeyim

yine,” dedim. Yine uzun vadeli düşünmek gibi.. Her defasında yeniden başlangıç noktasına

dönüyor olduğumu fark etmek, gerçekte benim özgür olmama yardımcı oldu. Başlangıç noktasını

tekrarladığımı bilmek, bir tek başlangıç noktası olmadığını anlamamı sağladı. Günlük hayatının her

bir anı, yeni bir başlangıç noktası. Bu yalnızca bir seçim…

HG: Albümüne bu adı vererek belki de altını çizmek istedin, önemini belirtmek için…

CW: Benim için ‘Square 1’ meditasyon anlamına geliyor.

HG: Aynı isimde bir şarkın da varmış, onu hiç bilmiyordum.

CW: Hangisi? Ah, ‘Square One’, ‘Mischifuss’ albümünden, evet. Gerçi onun farklı bir anlamı vardı.

O parçayı da bu son albüme koymayı düşünmüştüm ama şarkının şu andaki hayatımla bir

bağlantısı yoktu. Bir kızla ilişkinin sonuydu, özetle çok farklı bir anlamı vardı. O parçayı 15 yıl önce

yazmıştım, benimle artık bir ilgisi kalmamıştı. Şimdi yeniden söylemek pek içimden gelmedi.

HG: Belki de başka bir Charlie’ye aittir o parça.

CW: Evet.

HG: Bir gün bu parçanın yeni bir versiyonunu seslendirmeyi düşünür müsün? Ya da onu

konserlerde söyler misin? Hiç söyledin mi?

CW: Hayır, hiç söylemedim. Akorlarını hatırlıyor olsam bile…

HG: Bir sokak çalgıcısı gibi dışarıda çalıp söylediğin, birkaç arkadaşın için tamamen keyif adına,

gençlik yıllarında olduğu gibi müzik yaptığın o günleri hiç özlüyor musun? Bugünün 55.000 kişi

önünde sanatını icra eden olgun, profesyonel müzisyeni, hiç o çocuğun masumiyetini, hevesini ve

neşesini özlüyor mu? Çünkü ben sana baktığımda hep o çocuğu görüyorum.

CW: Gerçekten özlediğimi sanmıyorum. Galiba bedensel gençliği özlüyorum. Daha fazla enerjiye,

bir de daha fazla saça sahip olmak. Ama o günleri cidden özlemiyorum. Sanırım bakış açısı

meselesi…

HG: Çünkü yolculuk devam ediyor…

CW: Her zaman oraya geri dönmek istiyorsam, bu, şu anda sahip olduklarım için minnettar

olmadığım anlamına gelir. Şimdiki hayatım için gerçekten müteşekkirim, hayatımı seviyorum. Her

zaman kolay değil ve hiçbir zaman da değildi. Hayat biletinin arka tarafında hayatın kolay olacağı

yazmaz. Daha kolay hale geleceğini filan da ummuyorum.

HG: Ailendeki bütün müzisyenlerle ilgili araştırma yaptım ama pek o konuya girme niyetinde

değilim, çünkü biraz hassas bir konu. Abin Tom Baxter, kız kardeşin…

CW: Tom Baxter, Vashti Anna ve Jo…

HG: Birlikte bir şey üretmeyi düşünür müydünüz?

CW: Tabii, bunun hakkında hep konuştuk. Ailemdeki, en büyük abim Jo hariç, ki artık müzisyen

değil, abim Tom, kız kardeşim Vashti ve ben, bu albümden önce birlikte bir şeyler yapıyorduk

neredeyse, ama hepimiz çok güçlü karakterlere sahibiz. Ayrıca hep çok farklı hayatlarımız oldu.

Tam olarak çatışma yaşıyoruz diyemem. Zamanlama çok önemli. Ailelerin hep böyle bir şeyi

vardır… Hayatımızda çok hikâye var. Ama birbirimizi sever ve destekleriz. Birbirimizle bol bol

konuşuruz. Aile olarak arkadaş gibiyiz. Kavga gürültü yok. Hem Tom’dan çok şey öğrendim.

Onunla 7 yıl turnedeydim.

HG: O senden büyüktü sanırım?

CW: Benden büyük ama en büyük abim değil.

HG: Anne ve baban, her ikisi de müzisyendi, değil mi?

CW: Evet, öyleydiler. Ama artık değiller. Annem bir ressam…

HG: İkisi de hayatta, değil mi?

CW: Evet. Şimdilik. En azından öyleydiler. (Güler) Onları bir arasaydım iyi olacaktı.

HG: Şanslısın.

CW: Evet.

HG: Fransa’yla bağların ne kadar derin? Seni kendilerinden kabul ediyor gibiler, bir TV şovunda

sana “Şarli Winston” olarak seslendiklerini duydum. Fransa’daki başarının asıl nedeni nedir sence?

Bu soruya bir yerde şöyle cevap vermişsin: “Dramatik etki sanatından hoşlanıyorlar, ben de ilk

başlarda daha fazla tiyatral davranıyordum, kendimi neredeyse kurgusal bir karakter gibi

sunuyordum.”

CW: Bilmiyorum bu bugün hâlâ konuyla ilgili mi, 10 yıl önce böyleydi. Yine zamanlama konusu.

Eğer ‘Hobo’ albümünü bugün çıkartsaydım, 10 yıl önceki gibi başarılı olur muydu, bilemiyorum.

Müzik dünyası çok değişti.

HG: ‘I’m A Man’ parçasının bir çamaşırhanede çekilmiş o videosu… ‘Like A Hobo’nun, armonikacı

Benjamin ‘Ben Henry’ Edwards’la çekilmiş o akustik versiyonu… Gerçekten çok özgün videolardı.

Sence giderek bu tarzın dışına mı çıkıyorsun, yoksa, en azından düşüncende ve ruhunda hâlâ

orada mısın? Sana popüler ve tanınmış olmanı söyleyen iç sesinle hep savaş halinde misin?

CW: Sana hakikati söyleyeyim: Hiçbir şey değişmedi. Risk alıp çılgınca şeyler yapabilirim.

HG: Çünkü ben seni bunlarla tanımıştım. O videoları gördüğümde o tarza ve müziğe âşık oldum.

CW: Sorunun cevabı şu olabilir: O anda sahip olduğum bir fikirdi ve gerçekleştirdim. O sırada

yaptığım albümle birlikte de işe yaradı. Ama aynı fikri tekrar tekrar yapmak istemem, sonra

özgünlüğünü yitirir. Sonuçta ben hâlâ aynı kişiyim. İki hafta önce Danimarka’da düşen ceketimi

almak için nehirde yüzüyordum. Yani hiç olmayacak şeyler yapmaktan vazgeçmedim. O zamanlar

üstümde daha fazla ilgi vardı. ‘Hobo’ albümü olmasaydı, sen muhtemelen adımı hiç

duymayacaktın.

HG: Kesinlikle.

CW: Genellikle bir teklinin çok başarılı olmasına dayanır her şey. ‘Like A Hobo’ da oldukça

başarılıydı.

HG: Bu da biraz ‘My Life as A Duck’ temalı, önemsiz bir soru olacak - ki sen de biraz önce buna

değindin: Turne sırasında Danimarka’dayken, ceketin içinde pasaportun ve cüzdanınla nehre

uçtuğunda, senin yerine suya atlayıp onu alacak bir başkası yok muydu? Çünkü daha önünde

konserler vardı, üşütüp hastalanabilirdin, bu da tehlikeli olurdu. Dublörümsü birisi çıkmadı mı suya

atlayacak?

CW: Hayır, ama ben soğuk havada çalışma eğitimi yapıyorum. Buz gibi suda yüzerim sık sık.

HG: A, gerçekten mi?

CW: Evet.

HG: Öyleyse senin için bir şey değildi.

CW: Benim için cidden güzel bir antrenman fırsatı oldu.

HG: Sosyal medyada nehirde yüzmenle ilgili bir yorum yazmıştım: “‘My Life As A Duck’ (Bir Ördek

Olarak Hayatım) şarkısıyla söylemek istediğin bu muydu?” diye… Sen de cevap yazmıştın.

CW: Ah, anladım. Doğru, doğru…

HG: Hatırlıyor musun?

CW: Evet, tabii.

HG: Kendi sosyal medyanla da ilgileniyorsun. Başka birisinden bu konuda yardım alıyor musun,

yoksa her soruyu okuyup cevaplıyor musun?

CW: Eğer bir yanıt varsa, bu genellikle benden geliyordur. Bazen birisinden, bir arkadaşımdan

biraz yardım aldığım oluyor, menajerimden de tabii… Hepimiz katkıda bulunuyoruz. Genellikle

WhatsApp’da bir mesajlaşma oluyor, “Böyle mi yapalım, şöyle mi yapalım?” filan şeklinde…

HG: Kişisel olarak bunlarla uğraşıyor olman çok olumlu bir şey, bu arada…

CW: Yo, konuyla oldukça haşır neşirim. Her zaman. En azından birçok şeyi görüp onaylıyorum.

HG: Arkadaşların, grup elemanları, ailen, hatta takipçilerin, seni yeterince değer verilmemiş bir

müzisyen olarak görüyorlar mı? Bu sözcüğe inanıyor musun? Böyle bir kavrama… Hiç düşündün

mü?

CW: Evet, yeterince değerimin bilinmediğine inanıyorum. Doğrusunu istersen, bu böyle…

HG: Ama şimdi işler değişiyor. Seni yıllardır gözlemleyebildiğim kadarıyla…‘Like A Hobo’yla

tanımıştım seni. Şimdi bir şeyler değişiyor. Daha fazla seyahat ediyorsun, solo şovların oluyor, yeni

bir grubun var, İstanbul’a geliyorsun, Tunus’a gidiyorsun, …

CW: Çünkü fark ettim ki, hiçbir plak şirketi ya da radyo istasyonu benim için artık bunu

yapmayacak. Şimdiki fark bu. Bir anlamda farklı bir vitese geçtim. Önceden “Bir plak şirketiyle

anlaşma yapacağım, onlar da benim için çalışıp albümümün tanıtımını yapacaklar,” diye

düşünürdüm. Bir kampanyanın sonuna geldiğinde oldukça hayal kırıklığına uğruyorsun, çünkü

taahhüt ettikleri şeyleri gerçekten yapmadıklarını görüyorsun. Ayrıca, müzikteki odak daha çok

canlı performansa doğru kaydı. Bu yüzden, bu son albümle ilgili olarak menajerimle konuştum ve

dedim ki “Çok yere, mümkün olduğu kadar yeni ve uzak yerlere gidelim, bir açılım yapalım ve

yaptığımız şey tamamen bana ait olsun.” Şimdiki misyonum, daha fazla tanınmak, müziğimi

mümkün olduğu kadar yayabilmek…

HG: ‘Running Still’ albümündeki yapımcın Tony Berg’in bir röportaj sırasında söylediği şeyler beni

gerçekten etkilemişti, çünkü şu andaki hislerime tercüman olan doğru sözcükleri bulmuştu. Şöyle

demişti Tony Berg: “Charlie Winston’ın ürettiği müziğin oldukça cazibesine kapılmış buldum

kendimi. Büyük müzikalite içerdiği gibi, çekingenlikten de yoksundu ki buna çok yakınlık duydum.

Şarkı yazma yaklaşımı çok saftı: Parçanın kime hitap ettiğini, ya da insanların ne düşüneceğini hiç

kale almıyordu. Sahip olduğu ya da ürettiği şey, salt hakiki, kişisel ifadeydi.”

Bunun ardından, ‘Running Still’ albümüyle ilgili olarak da şunları ekliyordu: “Bu albümü farklı kılan

şey, yalnızca üstün şarkı yazma yeteneğidir. Bunlar harika parçalar, birçoğunun silinemez şarkılar

olduğunu, diğer şarkı yazarlarına meydan okuduğunu düşünüyorum, öylesine güzel yazılmışlar.”



Bence bu yorum, bütün albümlerin için geçerli.

CW: Teşekkür ederim.

HG: Son albümünü, kaç kez dinlediğimi bilmiyorum. Gerçekten harika parçalar…

CW: Teşekkürler. Özellikle bu albümde, bu konuda daha fazla güven kazanmaya başladım. Çok

genç yaşlardan beri öğrendiklerimi kanıksamıştım. Ayrıca bütün dünyanın hep aynı şekilde

besteleyen şarkı yazarı ve müzisyenlerle dolu olduğunu farz ediyordum. Ama yavaş yavaş, çok

ağır bir şekilde keşfettim ki herkes böyle şarkı yazmıyormuş. Bildiğin gibi, herkes birbirinden farklı,

Tony Berg gibi insanlarla, çevremdeki kişilerle, özellikle şimdi ekibime katılanlarla birlikte şunu

öğreniyorum: Başarıya ulaşmamak aslında oldukça iyi bir şey, çünkü o zaman yaptıklarını

gerçekten kimin sevdiğini ve onların hakiki dostların olduğunu keşfediyorsun. Zaman, artık ‘Hobo’

albümü zamanı değil. Çok daha sakin. Bu bir açıdan moral bozucu, ama başka bir açıdan

gerçekten iyi, biraz önce söylediğim nedenden ötürü. Hani derler ya, “Hakiki dostlarının kim

olduğunu, asıl yenilgiye uğrayıp perişan olduğunda anlarsın.”

HG: ‘Airport’ adlı şarkının Youtube’daki videosunun altına birisi şöyle bir yorum yazmış: “Neden

bilmiyorum ama… sadece ağlamak istiyorum…”

Gerçek nedeni bilemeyiz, çünkü bu zihnin işi değil. Belki de bu, - tüm insanlar olarak, hatta belki

tüm canlılar demeliyim - bir şekilde, bir yerde, birbirimizle irtibatta olduğumuzun işaretlerinden

birisidir. Müzik gerçekten de bu ayrı ruhları, duyguları bir araya getiren bir araç. Aynı videonun

yorumları arasındaki muhtemelen en uzun yorumu da ben yazmış ve şöyle bitirmiştim: “Yeteneğin

ve enerjin için çok teşekkürler. Hiç ara vermeden hayatlarımızı aydınlatıyorsun.”

Bunda çok samimiyim.

CW: Çok teşekkür ederim.

HG: Yalnızca tekrarlamak istemiştim.

Ve final kısmına geldik: Kaçınılmaz standart soru/cevap girdabından ve klişesinden kurtulabilmek

için, bu görüşmeyi ‘senin’ sesinle bitirmek istiyorum. Bana veya bize bir şey sormak ya da havalı

bir motto filan patlatmak zorunda değilsin.

Açık Radyo 94.9 dinleyicileri için sadece ‘SAY SOMETHING’! (*)

CW: Tüm söyleyebileceğim şu: Kendinizi ne iyi hissettiriyorsa ona yönelin, eğer keyif almazsanız,

yapmayın. Ayrıca çevrenizi, hayatınıza ışık getiren insanlara kuşatmaya çalışın. Bunun hayatın

gidişatına yardımcı olduğunu hissediyorum. Bu, bazen sosyal ve kişisel gruplarınızı küçültmeniz,

bazen de iletişim kurup büyütmeniz anlamına gelebilir. Doğru şeyi katmanız önemli. Tıpkı iyi

beslenmenin önemli olduğu gibi. Doğru sosyal ve duygusal besin diye bir şey var. Bunu da

çevrenizdeki insanlardan, müzikten, sanattan alırsınız. İnterneti ele alalım mesela: inanılmaz bir

araç. Tıpkı bir bıçak gibi, onu harika oymalar, heykeller, sanatsal objeler yaratmak için

kullanabilirsiniz. Ama onunla bir insanı da öldürebilirsiniz. İnternet de aynı; o da bir araç. İnsanlar

orada çok şey kaybediyorlar, zamanlarını, enerjilerini… Kendilerini doğru şeyle beslemiyorlar, güzel

şeyler ortaya koymuyorlar. Bu da bir seçim. Bu da ‘başlangıç noktası’. Her an bir seçim, olumluyla

olumsuz arasında, siz de seçiyorsunuz. O seçimi siz yapıyorsunuz.

HG: Somut ya da soyut, duygusal ya da fiziksel… Gerçek besin ya da herhangi bir düşünce…

CW: Her şey. Her düşünce.

HG: Kendini güzel şeylerle besle!

CW: Evet. O enerji çok çabuk yayılır.

HG: Zaten enerjiden oluştuğumuza inanıyorum, her ne kadar birbirimizi madde olarak görsek de…

CW: Kesinlikle.

HG: Öyleyse çok çok teşekkürler, benim için büyük bir keyifti. Gerçekten, zamanını aldım.

Teşekkür ederim.

CW: O keyif bana ait. Tanıştığımıza memnun oldum. Çok teşekkürler…



(*): Say Something: Charlie Winston’ın Curio City albümündeki bir parçanın adı.

Benzer İçerikler

İran'daki Son Büyük Katliamdan Sonra
Tuğba Tekerek, Koray Löker, Ahmet İnsel
İran'daki Son Büyük Katliamdan Sonra
Tuğba Tekerek, Koray Löker, Ahmet İnsel
İran'daki Son Büyük Katliamdan Sonra
Tuğba Tekerek, Koray Löker, Ahmet İnsel
İran'daki Son Büyük Katliamdan Sonra
Tuğba Tekerek, Koray Löker, Ahmet İnsel
  -        -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki
...